2 Ağustos 2013 Cuma

Keranacı


“Ah Serdar, benim genç dostum. Senin yerinde olmayı
öyle çok isterdim ki… Akademide pek çok piliç beceriyorsundur
eminim. Keşke yirmi sene önceye dönebilsem. O
zamanlar ben de Ohio’da hiç boş durmazdım emin ol! O zamanlar
dişlerim böyle sarı ve ağzım da böyle pis değildi. Ve
biliyor musun, bu pörsümüş derim, genç bir kısrağın o lanet
gergin kıçı gibi dipdiriydi. Rock’n Roll, alkol ve seksten
başka bir şey yoktu hayatımda. Bir de şu halime bak ahbap,
Eskişehir Organize Sanayi Bölgesi’nde kaynakçılık yapıyorum.
Nasıl bu hale geldim, hiç anlam veremiyorum...”
dedi. “Çok haklısın abi,” diyerek onayladım kendisini. Bir
sigara yaktı, “Kaçıncı sınıftı senin?” dedi. Bu soruyu her
duyduğumda olduğu gibi hafif bir gerilim yaşayıp “Abi şey,
beşinci sınıf, uzattım da ben okulu ehe mehe...” tarzında bir
şeyler geveledim. “Çok iyi yapmışsın seni iri dostum. Düzülecek
bu kadar çıtır varken neden mezun olasın ki? Ahh,
88 Woodstock... İşte o zamanlara dönmeyi gerçekten çok
isterdim. Rose Mary vardı, şu kızıl piliç. İnanabiliyor musun,
festival boyunca tam otuz kez düzdüm onu. Duş imkanımız
kısıtlı olduğu için biraz pis kokuyordu. Ama hakkını
vereyim, o piliç gerçekten işinin ehliydi dostum. Ayrıca bir
bizon sürüsünü bile kafa yapabilecek kadar malımız vardı,
yani o koku beni o sırada sadece tahrik ediyordu. Ayrıca
Rose Mary dışında tam dört çıtırın daha hakkından geldim.
Buna inanabiliyor musun?” dedi. “Vay canına!” diyerek şaşırdım.
İnanamamıştım. Zira dört çıtırı yan yana son gördüğümde
2006 Dünya Kupası, İtalya’nın kaptanı Fabio Cannavaro’nun
ellerinde yükseliyordu. “Neyse abi, ben biraz
da başka tezgahları gezeyim,” diyerek yanından ayrıldım.
Başka tezgahları geziyordum, sırayla hepsine tek tek,
güvenli mesafeden ve genel müdürün kızmayacağı şekilde
bakıyordum. Çünkü ben stajyerdim, benim işim bakmak,
bütün gün hiçbir işe yaramadan vakit geçirmek, öğlen fabrikadan
yemek yemek, gün bittikten sonra da fabrika servisiyle
eve dönmekti. Tek stajyer ben değildim, dolayısıyla
teoride canımın sıkılmaması gerekiyordu. Ancak pratikte
işler farklıydı. Çünkü bütün stajyerler stajın beşinci dakikasında
cep telefonlarından Facebook’a girip iş bilgilerini
“X Company’de Internship olarak çalıştı,” şeklinde güncelleyen
insanlardı. Bu hareketi yapan insanlarla muhabbet
etmek şöyle dursun birlikte sıçmaya dahi gitmezdim. Ustalar
iyi insanlardı ancak bütün gün torna tezgahının başında
duran bir insanın da iş yerinden ettiği nefret dışında konuşabilecek
pek bir şeyi kalmıyordu. Geriye bir tek Charles
Usta kalıyordu. Uçak parçaları üreten bir şirket olduğumuz
için Türkçe bilmemesi pek bir sorun teşkil etmiyordu. Ancak
onun da konuşabildiği insan sayısı sınırlı olduğundan
benimle iletişimi oldukça iyiydi. Aslında bu karşılıklı bir
iletişim değildi, olayımız Charles Usta’nın gençliğindeki
babafingo maceralarını anlatması benim de “He usta, he
usta,” şeklinde onu onaylamamdı. Yine de keyif alıyordum,
ancak diğer stajyerlerin “İngilizcemizi geliştiririz yhaaa...”
diye düşünüp ikide bir Charles Usta’nın yanına gelmeleri
yüzünden stajdan keyif aldığım bu sınırlı dakikalar da buhar
olup uçuyordu. Neyse ki stajın dördüncü günü Charles
Usta kızlardan birine “Kamışımı o körpe yarığına sokmak
istiyorum. Tenimin pörsümüş olduğuna bakma, aletimde
hala iş var,” deyince diğer stajyerler ona karşı daha mesafeli
davranmaya başlamışlardı da rahat rahat sikiş anısı dinleyebiliyordum.

Yirmi üç yaşımda ergenlik çağıma yeniden
girmiş gibi hissediyordum. Charles Usta, mahalle abisi gibi
sürekli cinsel deneyimlerini anlatıyordu. Bir de sigara yakıp
düzenli olarak yere tükürse tam bir mahalle abisi olacaktı.
Bir gün yine o tezgahtan bu tezgaha, genel müdürün gözüne
takılmaksızın, bana verilen öğle yemeği ve servis olanağını
hak etmek için gezerken Charles Usta bana el etti.
Ohio’nun içinden bir insanın “el etmesi” gerçekten de ilginç
bir görüntüydü. “Buyur Charles Usta,” dedim. “Dostum
Serdar, sanırım sana Jack’in biftek lokantasındaki o Meksikalı
piliçten bahsetmedim. Ah o kalçaları görmeliydin ahbap.
Latinlerin kalçaları gerçekten iyi oluyor. Zaten büyük
babam William şöyle derdi: ‘Buffalo kıçı bile düzebilirim,
yeter ki Teksas’ın güneyinde olsun.’ Bu arada ahbap, neden
bir gece birlikte dışarı çıkmıyoruz ha, eminim bildiğin çok
güzel barlar vardır,” dedi. Ben de “Peki Charles Usta yarın
çıkalım,” dedim. Sevindi.

Ertesi gün mesai bitiminde Charles Usta ile birlikte
şehir merkezine indik. Charles Usta muhtemelen
çıtır ve piliç dolu mekanlar istiyordu. Ancak biz gideceğimiz
yere ilerledikçe emmi ve dayı sayısı artıyordu.

En sonunda Emmi / Toplam İnsan oranının bire
eşitlendiği diyara, Artvinliler Lokali’ne gelmiş olduk.
Aradan bir saat kadar geçmişti, çok mutluydum. Patates
tava, bira, mezeler, çerez, at yarışı oynayan ve iğrenç kahkahalar
atan dayılar, her an sikecekmiş gibi bakan somurtkan
garson... Burası benim yaşam alanımdı. Charles Usta
ise her geçen dakika daha çok sıkılıyor, daha çok mutsuzlaşıyordu.
“Hayrola Charles Usta, keyifsizsin?” dedim.
“Dostum Serdar, dışarı çıkalım dedik ama ben daha ziyade
içeri girmiş gibiyim. Eminim eyalet hapishanesinde bile
daha çok düzülebilecek piliç bulabilirsin...” dedi. “Piliç istiyorsan
KFC’ye gidecen usta ahıahıahıahı...” dedim. Bütün
gece somurtup oturdu.

Ertesi gün, o eski, her gördüğünde seks macerasını anlatan
Charles Usta gitmiş, selam bile vermeyen bir Charles
Usta gelmişti. Stajımın bitmesine üç gün kaldığı için durumu
pek sallamadım. Üç gün daha işe yaramazlık yapıp
staj defterime yazdığım yalanları ilgili yerlere onaylattıktan
sonra fabrikaya bir daha hiç uğramamak üzere veda ettim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder