30 Temmuz 2012 Pazartesi

Olimpiyatlardan Tiksiniyorum 2

Olimpiyatlardan Tiksiniyorum 1 çok büyük yankı uyandırdı. Okurlarımdan mektup ve faks yağdı adeta. O kadar da dedim "Arkadaşlar, dijital çağda yaşıyoruz amk. Mail at, tweet at; mektup mu faks mı kaldı?" Ama dinlemiyorlar. Hepsi Ece Erken ve Klip 99'un suçu.

Her neyse, geçen yazıda nerede kalmıştık Busecim? 3. maddede mi? Teşekkürler Busecim. Yine en öne oturmuşsun, yine YARRAK desem not alacak gibi bakıyorsun gözümün içine içine. Tezcanlılığına kurban Busecim.

3- Olimpiyatlar Yüzünden Kafamız Ambele Oluyor: 
Arkadaş, tamam çok büyük organizasyon falan da, niye 5000 tane sporu aynı anda yaptırıyorsunuz? Bir yandan kürek yarışı izlerken hoop birden masa tenisine geçmişiz, derken bir de bakıyoruz eskrimde kılıçlar sallanıyor. Malumunuz, yaz üç aydan oluşan bir mevsim. Atıyorum, deyin ki; okçular, masa tenisçileri, atletizmciler Haziran'da gelsin, voleybolcular Temmuz başı gibi gelsin. Koca bir yaz dururken neden bütün oyunlar iki-üç haftada oynanıyor? Yazık değil mi lan bize? 4 yaşındaki kuzenim Sırıkla Yüksek Masa Tenisi 4 X 100m Karışık Bayrak Yarışı diye bir spor olduğunu zannederek büyüyor. Ben bu çocuğa Neslihan Darnel'in Judocu olmadığını nasıl açıklayacağım?

4-Kahpe Bizans Neden En Önde Yürüyor?:
Her açılış töreninde ülkeler bayraklarıyla birlikte geçiş yapıyor, fakat ne hikmetse kahpe Yunanlar hep en önde yürüyor. Neymiş efendim OLİMPİYATLAR YUNANİSTAN'DAN ÇIKMIŞ. Bana ne? Madem sizden çıktı, muhafaza etseydiniz kardeşim. Kendi içinizde yarışaydınız. Ona da hayır. Sen önce ekonomine bak Pipis Efendi! Spor senin neyine? Ayrıca yüzmede nasıl hala madalya alamıyorsunuz? O kadar denize döktük sizi HAHAHAYT.

Neyse Pipis'i rahat bırakıyorum. Size dönüyorum. Bu açılış törenlerinde ülkeler SÖZÜM ONA Yunanistan'dan sonra alfabetik olarak yürüyorlar. Peki dostlarım, sorarım size neden ezeli müttefikimiz Almanya A ile başlamasına rağmen G harfi ile birlikte yürüyor? Çünkü bizi rencide etmek için öyle bir yola başvurmuşlar. Hadi biz T ile başlıyoruz, zaten baştan kaybettik ama müttefikimizi de böylelikle hiçe sayıyorlar.

5-Bizi Barbar Gibi Göstermeye Çalışıyorlar:
Olimpiyatta 50 tane spor varsa bunların bir bölümü adeta zerafet, asalet kokarken diğer bir bölümünün sporcuları ise adeta "BAĞA MI DİDİN?" der gibi duran adamlar/kadınlar tarafından yapılıyor. Mesela aletli jimnastiği ele alalım. Denge tahtasını, asimetrik paraleli, yüzmeyi düşünün. Hepsi adeta birer Yunan Tanrısı. Bakın ben Yunanları sevmem ama sonuçta tanrılarına saygı duyarım. Oruç tutmayana da saygı duyarım, iftara iki saat kalana kadar.

Ama bir de bizim başarılı olduğumuz sporlara bakar mısınız değerli okuyucular? Güreş, halter, boks, judo, tekvando... Olimpiyat komitesi resmen bize "Vay ayılar vay." demiyor da ne yapıyor? Ayrıca dostluk, barış vaat eden bir organizasyonda neden bu tarz sporlar yer alır ki? Cevap çok basit, milli duygularımızla oynamak, "Siz anca böyle kavga edersiniz amk." demek ve bizi rencide etmek için. Elin Jamaikalısı 100m koşsun, Çinlisi Masa Tenisinde şov yapsın, biz anca hölölölö diye adamlara dalalım.

6-TRT Spikerleri: 
Buna herhangi bir açıklama yazmam bile gereksiz.

28 Temmuz 2012 Cumartesi

Olimpiyatlardan Tiksiniyorum 1

Yine dördün katlarında olan bir yıldayız. Maalesef. Neden maalesef diyorum? Çünkü bu canına yandımın yıllarında olimpiyatlar oluyor. "Olimpiyatlar çok iyidir ya, sonuçta dünyanın dört bir yanından sporcular geliyor, dostluk, kardeşlik, barış..." dediğinizi duyar gibi oluyorum. Lütfen düşüncelerinizi kendinize saklayın. Beyninizi tamamen boşaltın. Burası benim blogum ve burada ben düşünürüm lanet herif! ÇATTT! Bunu mu istiyorsun ha? Bak hala düşünüyor! Voltajı arttır Jamie.

Evet beyninizi düşük amperli elektrik yardımıyla da olsa geçici olarak boşalttığımıza göre konumuza geri dönelim. Olimpiyatlar benim için bir zulümdür. Yaşadığım coğrafyadan, ırkdaşlarımdan soğutan; elin İskandinav'ının Slav'ının yüzüne bakarken suratımı kızartan bir organizasyondur. Antik çağlardan beri düzenleniyormuş! Bak hele bak! Kardeşim artık bilgi çağında yaşıyoruz. Bırakın bu olimpiyat işlerini. 

Az evvel boşalttığınız beyninizde şimdi yeni bir düşünce filizleniyor. "Acaba Serdar olimpiyatları neden sevmiyor?" diye. Biliyorum. Çünkü beyninizin yeni efendisi benim. Her nöronunuz benim kontrolüm altında. Her neyse... Olimpiyattan neden tiksiniyorum? Maddeler halinde açıklıyorum...

1-Bütün Sporcular Karı-Kız Kaldırma Peşinde: 

Her alanda olduğu gibi sporda da öncelikli amaç karı-kız kaldırmaktır. Bunun aksini kimse iddia edemez. Benim Eskişehir Demirspor'da oynayan kuzenim var, o bile gol atınca maksimum 50 kişinin olduğu tribünlere koşup "Yavru var mı yavru?" der gibi bakıyor. Lan önce bir üçüncü lige çıkar takımı! Hayret bir şey... İşte bu maalesef amatör sporcusundan olimpik sporcusuna, amatör fotoğrafçısından Mehmet Turgut'una kadar böyle. Hepsi karı-kız düşürmeye çalışıyor. Ha, şimdi bazı aklı evvel arkadaşlarımız soracaktır "Öyleyse kadın sporcular ne ayak?" diye. Onlar da karı-kız peşinde koşan eşcinsel kişilerdir. Yani muhakkak öyledirler. Kadının adonisi var lan! Bir zahmet! 

2008 Pekin'de kendi gözlerimle şahit oldum, Usain Bolt açık ara farkla dünya rekoruna koşarken ellerini iki yana açıp tribündeki bir kıza "Bunlar benim için basit işler bebeğim ;)" der gibi yaptı. Buna rağmen dünya rekorunu kırdı hayvan evladı, helal olsun. 

2-Doğu Almanya ve SSCB Dağılınca Bütün Zevki Kaçtı:

1988 Seul Olimpiyatları'nı emekçi kardeşlerimle birlikte Sol-Çay isimli devrimci kıraathanesinde izlemiştik. Gecenin üçünde dördünde kalkıp öğle saatlerine kadar olimpiyat seyrediyorduk. O yıllarda Amerika'nın ve dolayısıyla vahşi kapitalizmin, zalım emperyalizmin iki korkulu rüyası vardı: Doğu Almanya ve SSCB. Bu iki sosyalist ülke bizim için umudun sembolüydü. Ağustosun ortasında yeşil parkalar ile gezebilmemizi sağlayan en önemli iki unsurdu. O olimpiyatlarda ABD ve Batı Almanya her SSCB ve Doğu Almanya'ya geçildiğinde bizim kıraathanede bir bayram havası olurdu. Hatta basketbolda finali ABD'yi eleyen SSCB ve Yugoslavya oynayınca gözyaşlarına boğulmuştuk. Naim Süleymanoğlu'nun aldığı altın madalyayı bile sallamıyorduk. Zaten bir Naim altın almıştı, bir de adını unuttuğum güreşçi gümüş almıştı. Başka madalya yoktu. SSCB ve Doğu Almanya ise madalya sıralamasında ilk iki sırayı almışlardı.

Neyse efendim, nihayetinde bu güzelim ülkeler dağıldılar ve meydan ABD'ye kaldı. Her yerde ABD var. Yanki go hom ltf. 

DEVAM EDECEK... 



23 Temmuz 2012 Pazartesi

Götü Kaptırıyorduk

Sene 2001. Henüz yaz gelmemiş. 7-G sınıfının sınıf başkanlığını yürütüyorum. Ayıptır söylemesi sınıfın en başarılı öğrencisiyim. Artık sınıfta durumlar nasıl vahim siz düşünün. Her akşam eve gelip bilgisayarın başına geçiyorum, kah saçma sapan bir power point sunumu hazırlıyorum, kah word'de word art çalışmaları yapıyorum. Ara sıra da oyun oynuyorum ama oyun dünyası beni pek açmıyor o yıllarda. Aklımda "Ulan babama bilgisayar aldırdık da bu böyle duruyor amk nasıl yapsak ki?" düşüncesi var. Hiç internete girmemiş biri olarak internetin gerekliliğini 13 yaşımda işte böyle fark etmişim.

Babam bu sıkıntımı fark etmiş olacak (ki kendisi genelde biz evlatlarıyla ilgili pek bir şey fark etmez) eve elinde zamanında Banu Alkan'ın reklam yüzü olduğu IXIR internet paketini kapmış gelmiş. Bu süper bir haberdi. İnternete girebilecektik. Daha önce girmemiştim ama herhalde iyi bir şeydi.

Neyse efendim, internete girdik. Aman yarabbi, adeta yeni bir gezegen lan. Sayfalar beş dakikada yüklense bile insanın ağzı açık kalıyor. Hele peder ile okey.gen.tr diye bir site keşfettik ki babamın o an Bill Gates'i görse öpeceğinden emindim. 20:00-00:00 arası kahvede sanatı icra eden babam virtüözlük yolunda internetten sanal okey ile ilerleyecekti.

Okey güzeldi, izlediğimiz tv programlarının web sitelerine, spor sitelerine falan girmek gayet güzeldi. Güzeldi güzel olmasına da bir şeyler eksikti sanki. Ki o esnada komşumuzun bilgisayardan süper anlayan oğlu Alper Abi imdadıma yetişti ve bilgisayara ICQ kurdu. Abarey. Birkaç arkadaşta da ICQ varmış, günde bir saat girmek koşulu ile konuşuyorduk. Bütün gün arka sıramda oturduğu halde suratına bakmadığım elemanla internet kankası oluvermiştik.

Derken bir gün bir ekleme talebi geldi. Hollanda'dan, 65 yaşında bir erkek. Dostlarım, biz İngilizce pratiği yapabilmek için tatillerimizi heba eden, havuza girmeyip şezlong başında gramer kastıran bir nesildik. Böyle bir fırsatı geri tepemezdim, teklifi anında kabul ettim.

Adamımızın bir adam olduğunu, 65 yaşında olduğunu ve Hollandalı olduğunu zaten biliyordum. Konuşmaya başladık. Aldım elime Milliyet gazetesinin verdiği Redhouse'u, bilemediğim kelime olursa bulurum diye. Adam önce fotoğrafımı göndermemi istedi. Lakin günün teknolojisi dolayısı ile benim bilgisayarda yüklü bir fotoğrafım yoktu. Sonra kendisi yolladı, karısı, oğlu, gelini ve torunu ile çok mutlu bir aile tablosu çiziyorlardı. Mesleğini şu an hatırlayamamakla birlikte emekliydi ve benim yaş grubumda bir futbol takımı çalıştırıyordu. Bu kulağa süper geliyordu, zira "Orta sahayı geçersen skerim." diyen mahalle abilerinin arasında futbola başlamış olan, okul dönemlerinde de orta sahayı asla geçmeyen bendeniz belki de olmayan kariyerime yurtdışında devam edebilecek, Hollanda Milli Takımı'ndan gelen teklifi reddedip Ay-Yıldızlı formayı giyecektim belki de.

Ben tam böyle düşünürken adam beni Hollanda'ya davet etti. Hatta tüm masrafları da karşılayacağını, konaklamamı falan da ayarlayacağını ve takımında oynatacağını da ekledi. Gerçekten çok mutluydum. Daha sonra Hollandalı dayımız "Biz soyunma odasında çırılçıplak gezeriz, bütün oyuncular. Çırılçıplak. Benim bir evim daha var. Birlikte orada kalırız. Yan yana uyuruz değil mi?" falan demeye başladı. O güne kadar oynadığım hiçbir maçta topum inşaata kaçmamıştı ancak bu sefer topu te Hollanda'ya kaçırmıştık amk. Dayıyı bir güzel engelledim. Şimdi facebook'ta sayısı 200'e yaklaşan engellenenler listem var, ama o dayı benim internetten engellediğim ilk kişidir.

Velhasıl ben bugünlere kutuyu açtırmadan geldiysem bu benim sayemdedir. Kimseye eyvallahımız yok çok şükür. Fakat ne internet faturası geliyordu o yıllarda ya! Kol gibi afedersin.

20 Temmuz 2012 Cuma

Bişey Diyoz


Merhaba sevgili (biliyorum sevgilim değilsin);

Ben hiç sensiz kalmadım sevgili. İçimde yaşattığım bir sen var. Ve inan bana sevgili seni senden çok yaşadım ben bunca sene. Kalbimin en derinlerinde yeşerttiğimdin sen. Sen başka bedenlerde, başka tenlerde hayat bulurken (çok afedersin) çatır çutur pompa yaparken ben seni düşünüyordum.

Sevgili (Tamam biliyoruz sevgilim değilsin.),

İki dakka bi dinle sevgili. O eli bi indir önce bak. Efendi gibi dinle. Bişey diyoz burda heralde.

Kanayan ellerim mi, yoksa seni düşünmekten yorgun düşen beynim mi? Eğer hala kan pompalayan bir kalbim varsa sevgili, bu içinde sen olduğun içindir. Ve sevgili, artık bu kan fazla geliyor sensiz bedenime. Seni istiyor bütün damarlarım. Sana olan aşkım nur yengi.

Hatırlar mısın sevgili? Hatırlamazsın tabi ki. Ben senin için hiç var olmadım ki. Ne tuhaf sevgili, varlığımın sebebi olan varlığın varlığımdan haberdar olmaması. Ve tüm varlıklar içinde var olması gerek tek varlığın seni hiç görmemesi. Varlığım Türk varlığına armağan olsun sevgili.

Sevgili (tamam kardeşim anladık, sevgilim değilsin. Ben öyle diyorum amk sana ne. İki dakka konuşturmadın ya. Ne mal kadınmışın arkadaş. Bİ SUS LAN Bİ SUS!) sigaradan çektiğim her nefesi sana adadım. Tabi öyle olunca sigarayı günde üç pakete çıkardım, bu da bütçeme olumsuz yansıyınca çaresiz UZUN SAMSUN'a geçtim. Sayende dişlerim sapsarı, ağzım leş gibi kokuyor sevgili.

Sensizdi yine bu sabah, baktım pencereden dışarı...
İnsanlar.. Ah şu küçük insanlar... Aha, bi tane karı..
Ev sanki bir hiçlik denizi sevgili.. Sen de o hiçliğin adası..
Neyse sevgili ya valla allah belanı versin ne diyim.

                                                                                             Eskişehir, 20.07.2012                    
                                               
                                                                                       KAHTALI MIÇE - ZALIMEY


16 Temmuz 2012 Pazartesi

Serdar Nalçakar'dan Sağlıklı Yaşam Tüyoları

Merhaba sevgili okurlar. Siz bilmiyorsunuz ama ben yaklaşık üç haftadır fitness'a gidiyorum. Afedersiniz ama köpek gibi, it gibi çalışıyorum. Size bunu adonislerim çıktığında söyleyecektim, ancak bloga konu bulmakta sıkıntı çektiğim şu günlerde adonis namına hiçbir şey olmamasından da ötürü böyle bir yazı yazayım dedim.

Adonislerim çıkmadı evet, ama üç haftada tam 7 kilo verdim. ŞİMDİ DİKKATİNİZİ ÇEKTİM DEĞİL Mİ? Sizi çakallar sizi. Neyse, sırlarımı paylaşıyorum. İyi dinleyin. Dinle bak ne diyor Kayahan Abi..

1) Her şey kafada başlıyor: Evet arkadaşlar. Her şey kafada başlıyor. Saçınızı falan kestirin. Sakallıysanız sakalları alın. Mesela ben sırf sakalları kestirerek zaten iki kilo verdim baştan. İstemek başarmanın yarısıdır. İsteyin. Güne gülümseyerek başlayın. O'na küçük sürprizler yapın. Yatakta küçük fanteziler denemekten çekinmeyin ve partnerinizin zevklerine saygı duyun. Oha dur lan nereye gidiyor bu yazı.

2)Spor şart: Arkadaşlar, spor şart. Bir spor merkezine yazılın, olmadı belediyelerimizin parkların ortasına yaptığı o birbirinden şahane spor aletlerini kullanın, olmadı yürüyün, koşun; o da olmadı TEKVANDOYA YAZILIN AMK. Hiçbiri olmuyor olamaz. Evet spora yazılın. Benim tercihim bir fitness merkezine yazılmak oldu. Kolları kafam kadar olan apaçiler, 60 yaşındaki komando bozması dayılar, leğen götlü teyzeler, adonisli şekil abiler, 190 kiloluk hormon bombardımanı ergenler arasında her gün bir saat geçirmek size hiçbir şey katmıyor. Önemli olan oradaki aletler hacı. Binicen koşu bandına, bisiklete. Abanıcan. Suratınız tam anlamıyla mor olana kadar koşun. Ölmeye yakın bırakın. Ölmeyi istemeyiz değil mi AHAHAHAH

3)Beslenme alışkanlığınızı düzenleyin: Arkadaşlar, öncelikle bu diyetisyen isimli arkadaşlarımızın her zaman dediği "AZ AZ AMA SIK SIK YİYİN MİDENİZİN BUNA İHTİYACI VAR." cümlesini kafamızdan çıkaralım. Bu koskoca bir yalan. Size beslenme programımı yazıyorum. Aşağıdaki tabloda gibi:

Pazartesi - Cumartesi: Pazartesi'den Cumartesi'ye çalıştığım için sabahları ebesinin köründe kalkıyorum ve kahvaltı yapamıyorum. KAHVALTI GÜNÜN EN ÖNEMLİ ÖĞÜNÜ dediğinizi duyar gibiyim. Hahayt, kıçımın kenarı. Size dayatılan bu saçma dogmatik düşünceler yüzünden her köşede bir peynirci açıldı. Artık uyanın. Her neyse. Dediğim gibi az az, sık sık yeme kesinlikle bir yalan. Ben sabah kahvaltısı yapmıyorum. Öğlen şirketteysem efendi gibi dört kap yemeğimi ekmeksiz bir şekilde gömçürüyorum. Okuldaysam arkadaşlara "Hacı senin yemek kartında fazla kredi var mı ya eehehehe;)" diyerek onlardan otlanıyorum. Sonuç olarak yemeği her türlü beleşe getiriyorum ve böylelikle fitness salonu parasını çok rahat bir biçimde çıkarıyorum. Fitness'a da akşam gittiğim için dönüşte canım sadece su istiyor oluyor ve akşam yemeğini de yemeyerek beleşe getiriyorum. Ben sığır gibi olduğum için bu açlığa çok rahat dayanabiliyorum, siz dayanamazsanız tıpta lifli gıdalar olarak bilinen, benim ise SIÇIRTAN YEMEK diye tabir ettiğim yulaflı, kepekli bisküvileri falan yiyebilirsiniz. Onlar sizi baya ihya eder.

Pazar: Allah ne verdiyse yiyorum.

4)Duş: Fitness'a başladığımdan beri evde duş almaz oldum. Evimizin su tüketimi %75 oranında azaldı. Amk evinde bir tek ben yıkanıyormuşum galiba lan.

5)Eve sağ ayakla ve besmele çekerek girin: İşte bu çok önemli.

Neyse arkadaşlar. Üç haftada yedi kilo verdim evet ama amk göbeği hala kabak gibi duruyor. Hala üstünde çay içebildiğim bir göbeğim var. Demek ki nasıl bir ayıymışsam. Neyse. Tavsiyelerime uyarsanız Ekim'e kadar. İyakşamlar.

10 Temmuz 2012 Salı

Futbol Yha

İngilizlerin bir sözü vardır. "Pele good, Maradona better, GEORGE BEST" İşte bu sözün ana kahramanı olan George Best'in bugün Manchester United'a transfer olmasının üzerinden tam X yıl geçti. O, attığı goller, golden sonra tribünlere koşması, inanılmaz tekniğiyle olduğu kadar renkli hayatıyla da gündeme geldi. Maalesef onu Y yıl önce kaybettik, ancak şanslıyım ki kendisinin yakın dostlarından olan Richard Hanne ile Nişantaşı Cafe De La Rosa'da keyifli bir söyleşi gerçekleştirdim.
Richard Hanne, gerçek anlamda bir "kadayıf".

Serdar Nalçakar: Öncelikle dergimize hoşgeldiniz Bay Hanne. Sizi biraz tanıyabilir miyiz?
Richard Hanne: Tanıyamazsınız.
SN: Nasıl yani?
RH: Beni tanıyamazsınız. Beni ancak bilen bilir. Çekemeyen anten taksın xD xD. (Göz kırpıyor.)
SN: Kendine gel Richard.
RH: Hah şöyle, Bay Hanne ne lan? Devlet dairesi mi olm burası?
SN: Her neyse, sizi tanıyabilir miyiz?
RH: 1954 Manchester doğumluyum. İlk ve ortaöğrenimimi Manchester'da tamamladım. Manchester Üniversitesi Siyasal Bilimler'i yarıda bıraktım. Ancak 1998'de kraliçe affıyla tekrar okula başladım. Hala okuyorum. Üç dersim kaldı. Bu dönem hocayla konuşacağım gerekirse. Boşandım, iki oğlum var. Onlarla da görüşmüyoruz. İngiliz olmanın en sevdiğim yanı bu. Oğlanlar junkie oldu zaten. Junkie olunca anadan babadan para alınmıyor, devlet maaş bağlıyor. 1990'de DSİ'den emekli oldum. Geçinip gidiyoruz işte.
SN: Biraz ayrıntıya girdin, ama neyse, George Best ile nasıl tanıştın?
RH: Bizim takıldığımız bara geliyordu. Tanınmamak için şapka takıyordu ama biz onu hep tanıyorduk. Sırf götü kalkmasın diye tanımazdan geldik hep. Topçu milletine fazla yüz vermeyeceksin. Tepene çıkar. İşte her neyse, bir gün Liverpool ile maç var. Bizim George da o maçta çok kritik pozisyonlar kaçırdı. Akşamına da yine bara geldi. Benim kafa kıyak, "Lan it, burada içeceğine antrenman yap adam gibi!" diye buna kafa attım. O da bana tekme attı. Biz baya dövüştük bunla. Sonra millet araya girdi. 
SN: Ee sonra?
RH: İşte daha sonra George milletle bana haber salmış. "Gelsin konuşalım." diye. Ben de yanına gittim. Ama belimde de haydar var. Ne olur ne olmaz diye. İngiliz adamız sonuçta. George bana dedi ki "Abicim, ben bu kulüp için her şeyimi ortaya koyuyorum, gecemi gündüzüme katıyorum. Sen bana saldırıyorsun. Daha mı iyi oldu şimdi? Bak senin yüzünden iki gündür antrenmana çıkamıyorum. Hoca bu hafta Bomba Steward'ı oynatacak benim yerime. Ekmeğimle oynadın." dedi. "Kardeşim!!" diyip boynuna sarıldım. Ağlaştık. Ertesi gün idman çıkışı teknik direktör Alex Ferguson'ı köşeye çektim. "Bak hoca, önce o sakızı ağzından çıkart! El kol yapma. Bu hafta Corç'u oynatacaksın!" dedim. Nitekim hoca oynattı. O hafta Q.P.R'a 3 tane çaktık. 2'sini Corç attı. Maçtan sonra da bana formasını getirmiş. Nasıl kokuyo nasıl kokuyo, sonra bi baktım formada sümük var. Eve gittim, güzelce bi kirini bokunu akıttım. Hala duvarımda asılıdır o forma. 
SN: Peki dostluğunuz nasıl gelişti?
RH: Formayı verdiği günden sonra barda hep yan yana oturmaya başladık. Bir gün bana çaktırmadan "Abi, ben Belfast'tan geldim, taşralıyım. Yap bi abilik, beni karılı kızlı ortama sok." dedi. Benim tabi o zaman deli zamanlarım. Her yerde elim kolum var. Aldım bunu bizim Kimberlygilin partiye götürdüm. O iyiliğimi karşılıksız bırakmadı. Bana araba aldı. Sonra birlikte eve çıktık. Her gece parti düzenliyorduk. Ancak maçlardan iki gece önce kampa girerdik. 
SN: İlginç bir anınız oldu mu Best'le?
RH: Valla ne yalan söyliyim, olmadı. Sığır gibi içtik. Karıya kıza gittik. Corç zaten tam bir köylüydü. Ha Türkiye'de bütün hasat parasını pavyon karısına yediren çiftçi, ha bizim Corç. Aynı kafa yapısıydı yani. 
SN: Peki Best'in şu meşhur ''1969'da içkiyi ve kadınları bıraktım. Hayatımda geçirdiğim en berbat 20 dakikaydı.'' sözünün hikayesi nedir?
RH: Bunun Belfast'tan akrabası gelmiş. Adam cemaatçi. Tutturdu Corç'a "Yok içkiyi bırak, Tanrı yoluna dön, İsa seni bekliyor." falan. Çocuğun da kafası karıştı. Sonra ben bunun akrabasını darp ederek evden uzaklaştırdım. Adam da "Oh be o neydi öyle amk!" dedi. Viski açtık, içtik. 
SN: Peki sizce George Best alkole bu kadar düşkün olmasaydı Barcelona'da oynar mıydı?
RH: Kardeşim, adam Mençıstır'da oynamış lan. Sen neyin kafasını yaşıyorsun? 
SN: Pardon kardeş. Bizde hep Sergen üzerinden bu geyik yapılırdı da. Neyse, bu güzel röportaj için teşekkür ediyorum. Hesabı da sen ödersin artık. Cüzdan evde kalmış da ekeke.
RH: Hay senin amk. 



2 Temmuz 2012 Pazartesi

Ece Ablayla Yaşanmışlıklar 2

İlk yaşanmışlık için tıklayınız..

Şili'deki çay ocağı dramına bir son vermiştik. Zalımları dize getirmenin verdiği huzur duygusu ve otelden arakladığımız mini şampuan, mini sabun, mini dikiş seti ve benzeri objeler mutluluğumuza mutluluk katıyor gibiydi. "Başardık be çocuk.. O insanların da yüzünü güldürdük.." dedi Ece Abla. 24 yaşında, kıllı mıllı bir herif olarak "be çocuk.." olarak anılmak gerçekten gururumu az da olsa örseliyordu, ancak yapacak da bir şey yoktu. Sırrı Abi de bizimle birlikte uçaktaydı. Bize bir müddet Paraguay'ı övdü. "Çok güzel ezilmişi var Serdarcım. Bir dahaki gelişinizde götüreyim. Oranın ezilmişi kadar ezilmiş görmedim. Nasıl sevimliler görsen." dedi. Paraguay deyince aklına frikik ustası kaleci Chilavert ve usta santrafor Roque Santa Cruz gelen bendeniz haliyle biraz olaya uzak kalsam da "Muhakkak abi, gidelim bir gün." demek durumunda kaldım. Bu arada uçak yolculuğumuz da gayet konforsuz geçmekteydi. Zira Ece Abla ve Sırrı Abi para azınlığa gitsin diye ÖzVenezuela Taşımacılık'tan almıştı uçak biletlerimizi. "Şu koltuklara bak be çocuk... Nasıl da yaşanmışlık sinmiş üzerlerine.. Kim bilir ne öyküler var bu koltuklarda.. Ne hayal kırıklıkları, ne mutluluklar..." Ece Abla'nın yaşanmışlık dediği 90lı yılların gözdesi atari salonlarının koltuklarında gördüğüm ziftimsi yapısıyla insanlıktan tiksindiren GÖT TERİ YAĞIydı.

Nihayetinde Türkiye'ye vardık. Ben biraz jet lag olmuş gibiydim, ama onun da ne demek olduğunu bilmediğim için "Uçak tuttu zaaar." diye düşünüyordum. Sırrı Abi "Haydi Serdar'ı Eskişehir'e bırakalım Ece. Nasıl olsa parti arabası amk. Masraf gösteririz keh keh keh." dedi. Benim de canıma minnetti doğrusu. Bol jöleli muavin görmektense hususi araçla seyahat etmeyi tabi ki tercih ederdim.

Yolda Kardeş Türküler, Grup Yorum, Ali Asker, Ahmet Kaya dinledik. O kadar çok özgün müzik dinlemiştik ki canım helva ekmek çekmişti. Bu can çekişimi Sırrı Abi'ye aktardım. Kendisi "Be hey kardeşim, o zaman alalım bir kilo helva, yaralım ekmekleri, Bozüyük Türbin Tesisleri'nde yiyelim ha ne dersin?" dedi. Ben de "HOLLEEYY SIRRI ABİ, BU BENZERSİZ LEZZETE ASLA HAYIR DİYEMEYECEĞİNİ BİLİYORDUM..." dedim ve helva almak üzere fahiş fiyatları olan bir dinlenme tesislerinde durduk. Baktık bütün helvalardan bir sürü var, ancak sade helvadan çok az kalmış. Azınlık olan o olduğu için onu aldık. Ece Abla helva için iki damla göz yaşı döktü.

Nihayetinde Bozüyük Türbin Tesisleri'ne vardık. Tam bir kültür mozaiğiydi. Aborjini, çingenesi, İskandinavı.. Şaka şaka, bildiğin adamlar vardı. Atletle mangal yellemekten kanat kasları kafam gibi olan bir sürü adam. Biz Zonguldak'taki kömür işçilerine saygımızdan ötürü mangal yakamayacaktık, zaten helvayı mangalda pişirecek halimiz de yoktu. Piknik yerinde masa ararken boş bir alan gördük ve tam oraya yönelirken aşağıdaki tabelayı gördük.

Tabelayı görür görmez Ece Abla ile Sırrı Abi'ye baktım. Ece Abla'nın gözü seğirmeye, elleri titremeye başlamıştı. Sırrı Abi ise "Biri bir şey dese de dalsam." der gibi bakıyordu. Ece Abla "Bu... bu... OĞLUM ÖTEKİLEŞTİRİLİYORUZ LAAAAN!! YEHUUU!!!" diye haykırdı. Sırrı Abi'yle birbirlerine sarıldılar. Sırrı Abi sevinçten benle göğüs göğüse çarpıştı. 

Tabela artık her piknik alanında görmeye alıştığımız; özelleştirilmiş ve restaurant olmuş işletmelerden birine aitti. Ece Abla fotoğraftaki köprüden karşıya geçti ve "Yetkiliyle görüşebilir miyim?" dedi. Yetkili geldi, Ece Abla "Pardon ama siz kimsiniz de bizi içeri almıyorsunuz? Biz şu anda piknikçiyiz diye içeri giremeyecek miyiz? Ya Allah aşkına, biz komşusuna pişirdiği köfteden ikram eden, birbirimizin karpuzunu dereye sokan bir halk değil miydik? Ne ara bu hale geldik yetkili? Bu kadar insana yazık değil mi? Niye giremiyoruz, bana bir mantıklı sebep söyle? Neden? İnsanları etnik kökenlerine göre piknikçi, kampçı, avcı diye ayıracak mıyız? Bu mu bizim örfümüz?" şeklinde peşi sıra sorular sorarken yetkili abi "Tamam hanım efendi, Allah aşkına girin içeri, yeter ki susun.." dedi. Ece Abla mağrur bir ifadeyle Sırrı Abi ve beni içeri soktu. Helva ekmeklerimizi afiyetle yedik. Sonra çay içelim dedik ancak Sırrı Abi çayı güneşte demleyip yüreğinden süzmeye çalıştığı için akşam oldu ve yola koyulduk...