29 Mayıs 2012 Salı

Paris İzlenimlerim - 1

Aşk-ı Memnu Behlül'ün Odasındaki Poster diye aratınca çiken Eyfel Kulesi resmi

Bundan tam bir hafta önce evde yine afedersiniz ama camış gibi yatarken telefonum çaldı. Arayan gazetemizin spor müdürüydü. Camış gibi yattığım belli olmasın diye direkt balkona çıktım. Şansıma hava rüzgarlıydı. Böylelikle telefona rüzgar sesi gelecek ve sanki dışardaymışım da çok önemli işler kovalıyormuşum imajı verebilecektim. Müdürüm derhal Paris'e gideceğimi, uçak biletlerimin, otelimin, vizemin falan her şeyimin hazır olduğunu söyleyince hayatında İkitelli'den batıya gitmemiş olan bendeniz sevinçten ne yapacağımı bilemedim ve o saatten sonra müdürü de pek sallamadım açıkçası. Tek hatırladığım bir şeylerin nabzını tutmam gerektiği idi.

Sorunsuz bir uçak yolculuğunun ardından Paris'e vardım.Konusu açılmışken söyleyeyim, gerçekten çok konforlu bir taşıt. Üstelik ÖzDoğanca Turizm'in jöleli ergen muavinleri yerine mis gibi hostesler var ve istediğin kadar su getiriyorlar. Uçağı herkese tavsiye ediyorum. Bence yüzyılın icadı.

Fransız Halkının sevgilisi olmuştum...
Her neyse Paris'e vardım, otele eşyalarımı yerleştirdim. Otelin yarım pansiyon olması az da olsa canımı sıktı. Ancak burada her şey dahil olayı yokmuş galiba. Cennet vatanım bir kez daha farkını göstermişti. Otel keşfim bittikten sonra soluğu Paris Devlet Hastanesi'nde aldım. Tansiyon ve şeker hastası babaanne sahibi biri olarak nabız, tansiyon, şeker ölçme işlemlerine oldukça hakimdim. Paris Devlet Hastanesi'nin sevgilisi oldum. Claire Hemşire beni çok sevmişti. Beni oğlu gibi görüyordu. Bir iki hafta sonra enjeksiyon yapmayı da öğretecekti ki spor müdürümüz aradı. "Serdar, oğlum ne oldu bizim iş? Hiç arayıp sormuyorsun?" "Müdürüm, çok alıştım buraya valla zaten ara eleman sıkıntısı çekiyorlarmış. Elin Michelle'i, Amelie'si sanatçı olacam, bohem olacam diye iyice serseriliğe vurmuşlar işi. Meslek sahibi oldum sayenizde sağ olun." dedim, "OĞLUM NE DİYORSUN SEN? ROLAND GARROS YAZISI BEKLİYORUZ BİZ BURADA!" diye bağırdı. O an anladım ki spor müdürüm benden Roland Garros'un nabzını tutmamı istemişti. Hemen istifamı verip merkez korta doğru yol aldım.

Nihayet akreditasyon bölgesine girdim. Dünyanın dört bir yanından spor muhabirleri vardı. Lise Hazırlık'tan beri beklediğim İngilizce'mi ilerletme fırsatı elime geçmişti. Bütün muhabirlere "Hi, I'm Serdar. I'm 24 years old." dedim. Beni pek sallamadılar. O esnada maçını bitirip koridordan geçmekte olan Roger Federer'i gördüm. "Roce, Roce, bir sorumuz olacak. Roce, Roce.." dedim. Bana dönüp "Ne Roce'si lan RACIR RACIR! Sırf şunu size öğretebilmek için Türkçe öğrendim. Yeter.." dedi. "Bir sorumuz olacak Racır, çok kısa hemen." dememle birlikte tavladım. "Evet, üç puanı aldın, neler düşünüyorsun?" dedim. "Valla önemli olan benim ace yapmam değil, takımımın kazanmasıydı. Biliyorsunuz şike süreci yüzünden zor günler yaşıyoruz. Bu galibiyet de tüm Alp Yiğitleri'ne benden armağan olsun. Ne mutlu İsviçreliyim diyene!" diyerek yanımdan ayrıldı. Neye uğradığımı anlayamamıştım... (DEVAM EDECEK)

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Teyze'ye Açık Mektup

2. sınıfta aynı otobüse bindiğim ve 16 yerine 19 numaralı otobüse bindiği için çamlıca yerine osmangazi üniversitesi mühendislik fakültesine gelen teyze. sen bu okulda benim başıma gelen en ilginç şeydin. kim bilir ne fantastik bi insandın, ama ayak üstü konuşabildik işte. bilmiyorum, belki de hala bir otobüsün içinde çamlıca'ya ulaşmaya çalışıyorsundur. belki de benim kağıt param döne dolaşa senin sutyenine girmiştir. olamaz mı? olabilir.

işte mehmet günsür ile olan farkımız da bu zaten canım teyzecim. onun hayatında aşk tesadüfleri seviyor. benim hayatımda ise sadece teyze tesadüfleri seviyor. hem o meslek olarak oyunculuğu seçti, ya ben?

ayrıca doktor veya öğretmen olacak olsaydım hemen beni bir torununa yamamaya çalışırdın, ama mühendis olunca hiç ilgi göstermedin di mi teyze? sen sanayiden, endüstriden ne anlarsın teyze? varsa yoksa "şuram ağrıye." veya "öğretmenlik iyi meslek, yazın tatili var.".

neyse teyze. uzun lafın kısası, seni hayatım boyunca unutmayacağım. sen beni çoktan unuttun ama, ben senin gibi zalım değilim teyze.


24 Mayıs 2012 Perşembe

Motosiklet Günlükleri - 1

Dostum motosiklet demişsin ama bu chopper... 
Orhan'la daha önce kararlaştırdığımız üzere pazar sabahı buluştuk. Her şey planlandığımız gibi görünüyordu; fakat aniden başlayan yağmur biraz keyifleri kaçırmıştı. Hatta Orhan "Hacı boşver, haftaya gideriz yea." dedi. Ama ben oldukça kararlıydım. Gerçek bir motosiklet tutkunu asla yolundan dönmemeliydi. Nihayetinde yola çıktık.

Yüzümüze vuran hava ve yağmur damlaları... Altımızdan akıp giden yol... Kulağa ninni gibi gelen motor sesleri... Ve benim bunları düşünürken kafamda kurduğum birbirinden kötü devrik cümleler... Hepsi bana yaşadığımı hissettiriyordu. Kafamda bu düşünceler varken birden bire daha dünyevi dertler aklıma geldi ve "Hasstr lan telefonu unuttuk galiba." diye düşünerek iki elimle ceplerimi yokladım. Az kalsın motordan düşüyordum. Telefonu unutmamıştım. Daha sonra tekrar "Amanın motorculuk ne kadar da süper.." temalı düşüncelere daldım.

Yaklaşık 150 km yol yaptıktan sonra bir köy çeşmesine rastlayıp durduk. Kaskımın içi adeta eşek ölüsü gibi kokuyordu, yüzümü ve saçlarımı yıkasam hiç de fena olmayacaktı. Ayrıca da biz motorcular köy çeşmesi gördük mü dayanamaz dururduk. Adam oraya iki fatiha okunsun diye hayrat yapmıştı, ama biz serserilik peşinde koşarken mola verip ihtiyacımızı görmüştük. Kadim dostum Orhan "Keşke mangal alsaydık, bak çeşme de var ne güzel.." dedi. Orhan ne kadar motorcu da olsa içindeki piknikçi ruhu asla öldürmemişti.

Bir 50-60 km daha yol yaparak ilk durağımız olan Sarırencır Köyü'ne gelmiştik. Köy halkı çok misafirperverdi, demek isterdim. Açıkçası ortada bir halk göremiyorduk. Köy meydanına çıktık. On çocuk, beşerli iki takıma ayrılmak suretiyle maç yapıyorlardı. İçimdeki mahalle abisine engel olamayarak "Huoop at bakim gülüm!" diyerek el ettim. Atmadılar. Ancak daha sonra top benim olduğum tarafa kendiliğinden geldi. Kesme bir vuruş yapayım derken topa yanlışlıkla çok sert vurarak topu bayağı bir uzağa yolladım. Bizi dövmek üzere koşmaya başladılar ancak benim 250cc'lik bebeğimle kapışamayacakları aşikardı. (DEVAM EDECEK)



Sarırencır Köyü kadınlarının geleneksel kıyafeti

22 Mayıs 2012 Salı

Zafer

Tam otomatik yatağım dikey pozisyona geldi ve beni uyandırdı. Daha sonra tam otomatik yüz yıkama, diş fırçalama ve kahvaltı mekanizması devreye girdi. Hareketli klozet sayesinde tuvalet ihtiyacımı da giderip, yine tam otomatik üst-baş giydirme mekanizması ile okula hazır hale geldim. Dışarı çıktım, yürüyen banda binip biraz ilerledikten sonra indim. Asansöre binip belediye jeti durağına çıktım. Biraz bekledim. Biraz sonra jet geldi ve durağa yanaştı. Herkes bir an önce binmek istiyordu, fiziksel avantajımı kullanarak jete en önce ben bindim ve ESRETİNA cihazına gözlerimi dayadım. DIT DIT sesini duydum ve arkaya ilerledim. Benden sonra binen kız gözlerini cihaza dayadı, fakat mekanik bir ses “Krediniz yetersiz.” dedi. Kız “Fazla ESRETİNAsı olan var mıı?” dedi. Arkasında duran ve çağın modasına ayak uydurmak adına alüminyum folyodan yapılmış bir şapka takan çocuk hemen gözlerini dayadı cihaza. Bir sefer de kendisi için dayadı. Kız gelir çipinden çocuğun çipine para transferi yapmak için giriş izni istedi, fakat çocuk bunu kabul etmedi. Robot Kaptan “Sayın yolcularımız lütfen arkaya ilerleyelim, yardımcı olalım.” dedi. Bu nasıl 2210’du böyle? 23. Yüzyıl’da, Avrupa’nın sanat ve kültür başkenti Eskişehir’de yaşananlara aklım ermiyordu.

Her şey 200 sene önce, o orospu çocuğu ak sakallı bilge ile karşılaşmam ile başladı. Şerefsiz bilge yanıma usulca sokulup “Sen seçilmiş kişisin evlat, seni bu iksirle ölümsüz yapmalıyım. Sen de gelecek nesillere rehberlik etmelisin, çözüm senin elinde.” demişti. Ben “Bırak dayı ya, ne ölümsüzü ne nesli ne diyosun sen ya?” dedim. Şerefsiz ağzımın içine boca ediverdi bir anda bütün şişeyi. İksirin tadı çok kötüydü. O sinirle bilgenin ağzına elinde tutmakta olduğu sopayla vurdum. İki de tokat yapıştırdım. Sersemledi moruk. Koşarak uzaklaştı.

İlk başta her şey normal gibiydi. Hasta olan midem iyileşmişti, bir yerim kesilirse kanım hemen pıhtılaşıyordu. Biraz kilo verdim. Fakat 5-10 senelik periyotta ölümsüzlük iyiden iyiye kendini belli etmeye başlamıştı. Ben bu esnada normal hayatıma devam ediyordum. Bütün derslerden geçmiştim, ancak Teknik Resim 2 dersinden kalarak okulu tek dersten uzatmıştım. Bir sene daha aldım, yine kaldım. Bir sene daha aldım, yine kaldım. “Ulan, nasıl olsa ölümsüzüm, ne kaybım var?” diyerek tekrar tekrar aldım. İş o kadar inada bindi ki 200 sene geçti, ben hep kaldım. 3 sene de önceden kalmıştım, etti mi 203? 203 kez Teknik Resim 2’den kalmıştım. Öte yandan, hoca da ölmüyordu. Anlaşılan koduğumun iksirinden o da içmişti. Hala bilgisayara geçememiş, kağıt üzerine çizim ile teknik resim anlatmaya çalışıyordu. Kağıt kullanımdan kalkalı 50 sene olmuştu, dolayısıyla kağıt almak için antikacılara gitmek durumunda kalıyorduk.

Geçmişten bugüne her şey çok değişmişti, ancak ben ve Teknik Resim hocası dimdik ayaktaydık. Ve aramızdaki soğuk savaş da biteceğe benzemiyordu. Bu artık iyiyle kötünün, siyahla beyazın arasındaki gibi ezeli bir savaştı.

Bir gün BİM’e ekmek kapsülü almaya gittim. Kasaya geldiğimde torbaya erzaklarını koymaya çalışan ak sakallı bilgeyi gördüm. Yakasına yapıştığım gibi “Şerrreffsiiiz!” diye haykırdım ve zorla evime götürdüm. Lazer ışınlarıyla kendisini sandalyeye bağladım. Beni bu ölümsüzlükten kurtarmanın yolunu söylemesini söyledim. Bir çözümü olmadığını söyledi. Sakallarını kesmekle tehdit ettim, yine söylemedi. Ne zamanki elime traş köpüğünü alıp sakallarına sürmeye başladım. “Aman Serdar Abi, tamam tamam söylüyorum. Tek yapman gereken Teknik Resim 2’yi geçmek.” dedi. Böylelikle benim ve okulun üzerindeki lanet kalkacaktı.

Bunu duyduktan sonra hep teknik resim çalıştım. Zira savaşımız ezeli olsa da ebedi zafer benim olacaktı, hocanın tek yapabileceği benim zaferimi ertelemek olabilirdi. Çok çalışmamın sonucu olarak 204. alışımda bu dersi geçerek mezun oldum. Her ne kadar kağıt tedavülden kalktıysa da diplomanın ayrı bir manevi önemi olduğu için kağıda basılı verdiler. Ben de diplomayı rulo yapıp teknik resim hocasının götüne soktum. Hoca inleyerek süblimleşti. Bir anda okulun üzerindeki o kara bulutlu kasvetli hava dağıldı, boş arazilerde çimler ağaçlar yetişti, gökten kız yağdı ve saçı yağlı olan erkeklerin saçları temizlendi. Artık lanet kalkmıştı. Ben de bi 30-40 sene sonra öldüm.

Omuz


Doğadaki en büyük mücadele kuşkusuz beslenme için yapılmaktadır. Her hayvan bir şeyler yemek ve bir şeyler tarafından yenmemenin mücadelesini vermektedir. Bu durum besin zinciri tarafından güzel bir şekilde açıklanmıştır. Otu otçul yer, otçulu etçil yer. O etçili de başka bir etçil yer. Sonra leş yiyiciler onların ölülerini yer. Ayrıştırıcılar da onları azota ayrıştırır ve yeniden ot olur. Yani en azından o bizim hayatımıza girmeden önce böyle bir düzen vardı.

Öğle paydoslarında şirketteki arkadaşlarla geniş ürün yelpazeli bir restorana gidiyorduk. Böylelikle kadınlar çiftleşme mevsimlerinin geldiklerini belli edercesine salatalarını yerken “Param var.” diyen erkekler envayi çeşit kebabı midelerine indiriyorlardı. Benim tercihim ise pahada hafif, besin değerleri yüksek olan lahmacundan yanaydı. Barışçıl, huzur dolu bir ekiptik. Yemeğimizi yer, çaylarımızı içerken sohbetimizi eder, hesabı Alman usulü öder kalkardık.

Günler böyle geçmekteyken, bir gün insan kaynakları müdürü toplantıya yeni muhasebeci diye birini getirdi. Kız da artık bizim şirketin bir çalışanı olarak yemek yemeye bizle geliyordu, ilk başta fazla konuşmuyordu, ama bir iki günde açıldı. Erkek çalışanlar olarak ister istemez “Sevgilisi var mıdır ki lan? “ diye düşündük. Dişi çalışanlar ise kendilerini onla kıyaslayıp “Ben her türlü çakarım.” diye kendilerini tatmin ediyorlardı. Haftanın son günü olan cuma geldiğinde yeni gelen kız kendisinin bir “Hoşgeldim” gecesi organize ettiğini, hep birlikte bir şeyler içmeye gideceğimizi söyledi. 2-3 senedir bu şirkette çalışan biriydim ve ilk defa topluca içmeye gidilecekti. Açıkçası başta gitmeye niyetim yoktu, ancak arkadaşlarını önlük dışında bir kıyafetle görmemiş olan ilkokul çocuğu heyecanıyla oraya gittim. Kadınlar oldukça şıktı, erkekler de öyle. Tişörtle giden bir tek ben vardım. Daha sonra yeni gelen kız geldi, üzerinde tek omzu açık bir kıyafet vardı. Bana “Hoşgeldiiiin.” dedi, samimi olmamamıza rağmen beni öptü. Sonrasında yerimi gösterdi. Evet, hepimizin önceden ayarlanmış birer yeri vardı. Masaya sığmadığımız zaman ek masa talep eden, güzel müzik çıkınca ona eşlik etmemizi salık veren, siparişleri veren hep oydu. Geleli 5 gün olmuştu, ancak biz yeni gelmiş gibiydik. Ben mekana gireli 1-1,5 saat olmuştu. İçeri saçları üç numaraya vurdurmuş, genç kodaman diye adledebileceğimiz, bağrına kadar açık beyaz gömleği ve elinde bir takım zenginlik göstergesi objeler taşıyan bir adam geldi. Böyle yerlerde onlardan çok vardı, ama bu bizim masamıza yöneldi. Selam bile vermeden yeni gelen kıza “Gel gel.” yaptı. Yeni gelen kız yerinden kalktı ve elemanın koluna girip “Arkıdaşlar görüşürüüüüz.” deyip mekanı terk etti. Kendi için bir gece düzenleyen, o gecede her şeyi istediği gibi ayarlayan ve o gecede 2 saat oturup kalkan biriyle karşı karşıyaydık. Kız kendi düzenlediği geceyi en erken terk eden kişiydi. İşin kötüsü içtiklerinin parasını da vermediği için bize hesabı bize kaktırmıştı. Neyse ki yarım masa dolusu iyi sayılabilecek maaş alıp bekar olan erkek vardı, onlar sağolsun hesabı ödediler. İyi maaş alıp bekar olan erkek parasını iyi harcayamayan erkektir. Sırf kendini tatmin etmek için yediği yemeğin parasının iki katını bahşiş olarak verebilir.

Günler geçiyor, yeni gelen kız bizden biri olmak şöyle dursun, bizim ondan biri olmamızı sağlıyordu. Bizi her gün farklı bir restorana götürüyor, her hafta sonu içmeli organizasyon ayarlıyordu. Bu içmeli organizasyonlar boyunca sağ omzu açık kıyafetler giyiyordu ve buluşma saatinden bir iki saat sonra gömlekli gelip onu alıyordu. Yeni gelen (a.k.a omzu açık) ile tanışalı neredeyse bir sene oluyordu, iş yeri dışında onu omzu kapalı gören yoktu, gömleklinin adını da öğrenememiştik.

Yeni gelen kız artık bizi piyonları gibi kontrol ediyor, istediği yere götürüyor, istediği şeyi yedirtiyor, istediği şeyi yaptırıyordu. Biz de hiçbir şeyi sorgulamadan onun götürdüğü yere gidiyorduk. Bu arada dikkatimi yeni yeni bir şey çekmişti, yeni gelen kız her içmeli organizasyonda hesabı bize kitliyordu, her yemek yeme aktivitesinde ise hiçbir şey sipariş etmeyip bizlere “Aa, bakayım ne yiyorsun?” diye yaklaşıp her yemekten otlanıyordu. Zaman geçtikçe ve biz ses çıkarmadıkça bu işin suyu çıktı. Ben sipariş ettiğim üç lahmacunumdan birini, 1,5 iskender yiyen biri 0,5 porsiyonunu, salata yiyen kızlar salatalarının üçte birini yeni gelen kıza omuz vergisi olarak veriyorduk. O bize omzunu açıyordu, biz ona gıda veriyorduk. Bizim besin zincirimizde otçul ot yerken yeni gelen kız ona yaklaşıp “Aa ne yiyosun?” diyor ve otundan biraz yiyordu. Daha sonra onu yiyen etçile “Aa ne yiyosun?” diyip otçulun bir bacağını kapıp koşarak uzaklaşıyordu. Etçil yiyen etçile de aynı şekilde yaklaşıyordu. Ayrıştırıcı bakterilere “Aa bakayım ne ayrıştırıyorsun?” diyip leşin üçte birini yiyordu. Hatta ayrışmadan sonra ortaya çıkan azotu özümseyen bitkilere de aynı şekilde gidip “Aa, bakayım ne özümsüyorsun?” diyip azotun üçte birini bünyesine alıyordu. Bütün besinlerin üçte birini yedikten sonra besin zincirine beyaz gömlekli dahil oluyor, yeni gelen kızı alıp uzaklaşıyordu. Yeni ekosistemimiz bunu gerektiriyordu ve biz ses çıkartmıyorduk.

Bir gün iş yerinde kahve makinasında sıra beklerken omzu açık beni yakaladı. “Hafta sonu pikniğe gidiceeez.” dedi. İçimden herkesin bol bol yiyecek getirmesi gerektiğini, omuz vergisini verdikten sonra da karnımızı doyurmamız gerektiğini düşündüm. Ayrıca normalde gıdada seçici davranan piknik yeri köpeklerini de zorlu bir hafta sonu bekliyordu, zira omzu açık köpeklerin hakkının da üçte birini alacaktı. Ben bunları aklımdan geçirirken ortamda derin bir sessizlik olduğunu fark ederek “Gömlekli de gelecek mi?” dedim. “Hangi gömlekli ya?” dedi. “Hani seni şu almaya gelen.” dedim, “Hangisini diyorsun ki ya?” dedi. O an anladım dostlarım. Omzu açık, ya da yeni gelen kızı almaya gelen gömlekliler farklı insanlardı. Hatta daha sonra Mobese kayıtları incelendiğinde aynı gömleklinin yeni geleni iki kez üst üste aldığı bile çok nadir görülmüştü.

Pikniğe gittik, geldik. Omzu açık piknikte bile omzunu açmıştı. Bir sivrisineği omzunu sokarken gördü ve “Aa bakayım ne emiyorsun?” diyerek sineğin emdiği kanın üçte birini içti.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Blog Açılışı

Eski blogumu bazı sebeplerden ötürü kapatmak durumunda kalmıştım. Lakin pek çok okurdan gelen fax ve maillere kayıtsız kalamayarak yeniden açmaya karar verdim. Doğrusunu söylemek gerekirse toplam iki mail gelmişti. Demek benim tekrar açasım varmış. Okuyucuya çok da mal etmemek gerek.

Neyse efendim, blogumuzun açılışı bir hayli renkli geçti. Bir sürü çelenk göndermişler. Bence çelenk çok saçma lan. O çelenklerin parasını bana verseler ben onla 10-15 paket daha fazla toz içecek alır, müşteriyi limonataya boğardım. Ama onlar bana süs bitkisi yollamayı tercih ettiler. Sağlık olsun.

Alta da açılışımızdan bir kare koydum. Blogumuz zengin çeşidi ve kalitesiyle hizmetinizde. Bekleriz.