11 Kasım 2012 Pazar

Babam...


9 yaşındaydım. Babama "Nereye gidiyorsun baba?" dedim. Babam "Oğlum, senin okul paranı çıkarabilmek için akşamları fayans döşüyorum." dedi. Yutkundum, nasıl cefakar bir babam vardı benim böyle. Sırf oğlu okuyabilsin diye günün her saati çalışan, alnının akıyla ekmek parasını kazanan. Bir akşam anneme  ve kendisine çaktırmadan peşinden çıktım, onu takip ettim. Böylelikle ona fayans döşemesinde yardımcı olabilecektim. Peşinden yürüdüm, yürüdüm. Mahallemizdeki kıraathaneye girdi. Masaya oturdu. Okey oynamaya başladı. Peder benle asrın taşşağını geçmiş.

19 Eylül 2012 Çarşamba

Uzun Bir Aranın Ardından

Merhaba değerli okur. Uzun bir süredir görüşemiyorduk. Telefon, faks ve mektup yağmuru vardı, soruyorlardı "Serdar Nalçakar neden bloguna eskisi kadar yazmıyor?" diye. Hiçbirine cevap vermedim. Çünkü Serdar Nalçakar üzgündü, çünkü Serdar Nalçakar bıkkındı, çünkü Serdar Nalçakar örselenmişti...

Neydi Serdar Nalçakar'ı bu hale getiren? Neden üzülüyordu Serdar Nalçakar? Serdar Nalçakar kimdi amk? İşte bu soruları kendime sordum. İnanın bana, insan kendisiyle kendi hakkında konuşurken baya baya balatayı yakıyor. Bir sohbette hem birinci, hem ikinci hem de üçüncü tekil şahıs olmak insanı ne hale sokuyor bilemezsiniz. Biliyorsanız siz de cozutmuşsunuz demektir.

Gelelim neden yazamadığıma... Çünkü, özgür basın susturuluyor. Devir satılık klavyelerin devri olmuş dostlar. Herkes yalaka olmuş. Her şey yalan, herkes sahtekar. Sonsuzluğun, önümdeydi hep. Öhöm neyse. İsimsiz tehdit telefonları aldım. Adam "Yarım saat sonra Kanatlı AVM'nin önünde ol, senin amına koyacam Serdar." diyor, kahveden otobüs kaldırıp gidiyoruz kimse yok. Aynı telefon tekrar geliyor, başka bir yere çağırıyorlar, aynı ekip yine gidiyoruz, yine kimse yok. Allah sizi inandırsın Ağustos ayı maaşım sadece otobüse gitti. Yavuz Turizm'in gedikli müşterisi oldum çıktım. Başta YANCI tabir ettiğimiz abiler olmak üzere kahve halkı da ikide bir oyunlarının bölünmesinden rahatsız oldu.

Neyse, artık kara günler aka çıktı. Meğerse adam Sinan Şakar'ı tehdit edecekmiş "Anamız bacımız var, senin gibi ırz düşmanları yüzünden sokağa çıkamıyoruz." diyeceklermiş de, beni görünce tanıyamamışlar, bundan dolayı da dövüşememişiz.

Bundan sonra daha çok yazmaya çalışacağım. Lütfen faks göndermeyin amk. Sabah Şekeri miyim la ben?

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Olimpiyatlardan Tiksiniyorum 2

Olimpiyatlardan Tiksiniyorum 1 çok büyük yankı uyandırdı. Okurlarımdan mektup ve faks yağdı adeta. O kadar da dedim "Arkadaşlar, dijital çağda yaşıyoruz amk. Mail at, tweet at; mektup mu faks mı kaldı?" Ama dinlemiyorlar. Hepsi Ece Erken ve Klip 99'un suçu.

Her neyse, geçen yazıda nerede kalmıştık Busecim? 3. maddede mi? Teşekkürler Busecim. Yine en öne oturmuşsun, yine YARRAK desem not alacak gibi bakıyorsun gözümün içine içine. Tezcanlılığına kurban Busecim.

3- Olimpiyatlar Yüzünden Kafamız Ambele Oluyor: 
Arkadaş, tamam çok büyük organizasyon falan da, niye 5000 tane sporu aynı anda yaptırıyorsunuz? Bir yandan kürek yarışı izlerken hoop birden masa tenisine geçmişiz, derken bir de bakıyoruz eskrimde kılıçlar sallanıyor. Malumunuz, yaz üç aydan oluşan bir mevsim. Atıyorum, deyin ki; okçular, masa tenisçileri, atletizmciler Haziran'da gelsin, voleybolcular Temmuz başı gibi gelsin. Koca bir yaz dururken neden bütün oyunlar iki-üç haftada oynanıyor? Yazık değil mi lan bize? 4 yaşındaki kuzenim Sırıkla Yüksek Masa Tenisi 4 X 100m Karışık Bayrak Yarışı diye bir spor olduğunu zannederek büyüyor. Ben bu çocuğa Neslihan Darnel'in Judocu olmadığını nasıl açıklayacağım?

4-Kahpe Bizans Neden En Önde Yürüyor?:
Her açılış töreninde ülkeler bayraklarıyla birlikte geçiş yapıyor, fakat ne hikmetse kahpe Yunanlar hep en önde yürüyor. Neymiş efendim OLİMPİYATLAR YUNANİSTAN'DAN ÇIKMIŞ. Bana ne? Madem sizden çıktı, muhafaza etseydiniz kardeşim. Kendi içinizde yarışaydınız. Ona da hayır. Sen önce ekonomine bak Pipis Efendi! Spor senin neyine? Ayrıca yüzmede nasıl hala madalya alamıyorsunuz? O kadar denize döktük sizi HAHAHAYT.

Neyse Pipis'i rahat bırakıyorum. Size dönüyorum. Bu açılış törenlerinde ülkeler SÖZÜM ONA Yunanistan'dan sonra alfabetik olarak yürüyorlar. Peki dostlarım, sorarım size neden ezeli müttefikimiz Almanya A ile başlamasına rağmen G harfi ile birlikte yürüyor? Çünkü bizi rencide etmek için öyle bir yola başvurmuşlar. Hadi biz T ile başlıyoruz, zaten baştan kaybettik ama müttefikimizi de böylelikle hiçe sayıyorlar.

5-Bizi Barbar Gibi Göstermeye Çalışıyorlar:
Olimpiyatta 50 tane spor varsa bunların bir bölümü adeta zerafet, asalet kokarken diğer bir bölümünün sporcuları ise adeta "BAĞA MI DİDİN?" der gibi duran adamlar/kadınlar tarafından yapılıyor. Mesela aletli jimnastiği ele alalım. Denge tahtasını, asimetrik paraleli, yüzmeyi düşünün. Hepsi adeta birer Yunan Tanrısı. Bakın ben Yunanları sevmem ama sonuçta tanrılarına saygı duyarım. Oruç tutmayana da saygı duyarım, iftara iki saat kalana kadar.

Ama bir de bizim başarılı olduğumuz sporlara bakar mısınız değerli okuyucular? Güreş, halter, boks, judo, tekvando... Olimpiyat komitesi resmen bize "Vay ayılar vay." demiyor da ne yapıyor? Ayrıca dostluk, barış vaat eden bir organizasyonda neden bu tarz sporlar yer alır ki? Cevap çok basit, milli duygularımızla oynamak, "Siz anca böyle kavga edersiniz amk." demek ve bizi rencide etmek için. Elin Jamaikalısı 100m koşsun, Çinlisi Masa Tenisinde şov yapsın, biz anca hölölölö diye adamlara dalalım.

6-TRT Spikerleri: 
Buna herhangi bir açıklama yazmam bile gereksiz.

28 Temmuz 2012 Cumartesi

Olimpiyatlardan Tiksiniyorum 1

Yine dördün katlarında olan bir yıldayız. Maalesef. Neden maalesef diyorum? Çünkü bu canına yandımın yıllarında olimpiyatlar oluyor. "Olimpiyatlar çok iyidir ya, sonuçta dünyanın dört bir yanından sporcular geliyor, dostluk, kardeşlik, barış..." dediğinizi duyar gibi oluyorum. Lütfen düşüncelerinizi kendinize saklayın. Beyninizi tamamen boşaltın. Burası benim blogum ve burada ben düşünürüm lanet herif! ÇATTT! Bunu mu istiyorsun ha? Bak hala düşünüyor! Voltajı arttır Jamie.

Evet beyninizi düşük amperli elektrik yardımıyla da olsa geçici olarak boşalttığımıza göre konumuza geri dönelim. Olimpiyatlar benim için bir zulümdür. Yaşadığım coğrafyadan, ırkdaşlarımdan soğutan; elin İskandinav'ının Slav'ının yüzüne bakarken suratımı kızartan bir organizasyondur. Antik çağlardan beri düzenleniyormuş! Bak hele bak! Kardeşim artık bilgi çağında yaşıyoruz. Bırakın bu olimpiyat işlerini. 

Az evvel boşalttığınız beyninizde şimdi yeni bir düşünce filizleniyor. "Acaba Serdar olimpiyatları neden sevmiyor?" diye. Biliyorum. Çünkü beyninizin yeni efendisi benim. Her nöronunuz benim kontrolüm altında. Her neyse... Olimpiyattan neden tiksiniyorum? Maddeler halinde açıklıyorum...

1-Bütün Sporcular Karı-Kız Kaldırma Peşinde: 

Her alanda olduğu gibi sporda da öncelikli amaç karı-kız kaldırmaktır. Bunun aksini kimse iddia edemez. Benim Eskişehir Demirspor'da oynayan kuzenim var, o bile gol atınca maksimum 50 kişinin olduğu tribünlere koşup "Yavru var mı yavru?" der gibi bakıyor. Lan önce bir üçüncü lige çıkar takımı! Hayret bir şey... İşte bu maalesef amatör sporcusundan olimpik sporcusuna, amatör fotoğrafçısından Mehmet Turgut'una kadar böyle. Hepsi karı-kız düşürmeye çalışıyor. Ha, şimdi bazı aklı evvel arkadaşlarımız soracaktır "Öyleyse kadın sporcular ne ayak?" diye. Onlar da karı-kız peşinde koşan eşcinsel kişilerdir. Yani muhakkak öyledirler. Kadının adonisi var lan! Bir zahmet! 

2008 Pekin'de kendi gözlerimle şahit oldum, Usain Bolt açık ara farkla dünya rekoruna koşarken ellerini iki yana açıp tribündeki bir kıza "Bunlar benim için basit işler bebeğim ;)" der gibi yaptı. Buna rağmen dünya rekorunu kırdı hayvan evladı, helal olsun. 

2-Doğu Almanya ve SSCB Dağılınca Bütün Zevki Kaçtı:

1988 Seul Olimpiyatları'nı emekçi kardeşlerimle birlikte Sol-Çay isimli devrimci kıraathanesinde izlemiştik. Gecenin üçünde dördünde kalkıp öğle saatlerine kadar olimpiyat seyrediyorduk. O yıllarda Amerika'nın ve dolayısıyla vahşi kapitalizmin, zalım emperyalizmin iki korkulu rüyası vardı: Doğu Almanya ve SSCB. Bu iki sosyalist ülke bizim için umudun sembolüydü. Ağustosun ortasında yeşil parkalar ile gezebilmemizi sağlayan en önemli iki unsurdu. O olimpiyatlarda ABD ve Batı Almanya her SSCB ve Doğu Almanya'ya geçildiğinde bizim kıraathanede bir bayram havası olurdu. Hatta basketbolda finali ABD'yi eleyen SSCB ve Yugoslavya oynayınca gözyaşlarına boğulmuştuk. Naim Süleymanoğlu'nun aldığı altın madalyayı bile sallamıyorduk. Zaten bir Naim altın almıştı, bir de adını unuttuğum güreşçi gümüş almıştı. Başka madalya yoktu. SSCB ve Doğu Almanya ise madalya sıralamasında ilk iki sırayı almışlardı.

Neyse efendim, nihayetinde bu güzelim ülkeler dağıldılar ve meydan ABD'ye kaldı. Her yerde ABD var. Yanki go hom ltf. 

DEVAM EDECEK... 



23 Temmuz 2012 Pazartesi

Götü Kaptırıyorduk

Sene 2001. Henüz yaz gelmemiş. 7-G sınıfının sınıf başkanlığını yürütüyorum. Ayıptır söylemesi sınıfın en başarılı öğrencisiyim. Artık sınıfta durumlar nasıl vahim siz düşünün. Her akşam eve gelip bilgisayarın başına geçiyorum, kah saçma sapan bir power point sunumu hazırlıyorum, kah word'de word art çalışmaları yapıyorum. Ara sıra da oyun oynuyorum ama oyun dünyası beni pek açmıyor o yıllarda. Aklımda "Ulan babama bilgisayar aldırdık da bu böyle duruyor amk nasıl yapsak ki?" düşüncesi var. Hiç internete girmemiş biri olarak internetin gerekliliğini 13 yaşımda işte böyle fark etmişim.

Babam bu sıkıntımı fark etmiş olacak (ki kendisi genelde biz evlatlarıyla ilgili pek bir şey fark etmez) eve elinde zamanında Banu Alkan'ın reklam yüzü olduğu IXIR internet paketini kapmış gelmiş. Bu süper bir haberdi. İnternete girebilecektik. Daha önce girmemiştim ama herhalde iyi bir şeydi.

Neyse efendim, internete girdik. Aman yarabbi, adeta yeni bir gezegen lan. Sayfalar beş dakikada yüklense bile insanın ağzı açık kalıyor. Hele peder ile okey.gen.tr diye bir site keşfettik ki babamın o an Bill Gates'i görse öpeceğinden emindim. 20:00-00:00 arası kahvede sanatı icra eden babam virtüözlük yolunda internetten sanal okey ile ilerleyecekti.

Okey güzeldi, izlediğimiz tv programlarının web sitelerine, spor sitelerine falan girmek gayet güzeldi. Güzeldi güzel olmasına da bir şeyler eksikti sanki. Ki o esnada komşumuzun bilgisayardan süper anlayan oğlu Alper Abi imdadıma yetişti ve bilgisayara ICQ kurdu. Abarey. Birkaç arkadaşta da ICQ varmış, günde bir saat girmek koşulu ile konuşuyorduk. Bütün gün arka sıramda oturduğu halde suratına bakmadığım elemanla internet kankası oluvermiştik.

Derken bir gün bir ekleme talebi geldi. Hollanda'dan, 65 yaşında bir erkek. Dostlarım, biz İngilizce pratiği yapabilmek için tatillerimizi heba eden, havuza girmeyip şezlong başında gramer kastıran bir nesildik. Böyle bir fırsatı geri tepemezdim, teklifi anında kabul ettim.

Adamımızın bir adam olduğunu, 65 yaşında olduğunu ve Hollandalı olduğunu zaten biliyordum. Konuşmaya başladık. Aldım elime Milliyet gazetesinin verdiği Redhouse'u, bilemediğim kelime olursa bulurum diye. Adam önce fotoğrafımı göndermemi istedi. Lakin günün teknolojisi dolayısı ile benim bilgisayarda yüklü bir fotoğrafım yoktu. Sonra kendisi yolladı, karısı, oğlu, gelini ve torunu ile çok mutlu bir aile tablosu çiziyorlardı. Mesleğini şu an hatırlayamamakla birlikte emekliydi ve benim yaş grubumda bir futbol takımı çalıştırıyordu. Bu kulağa süper geliyordu, zira "Orta sahayı geçersen skerim." diyen mahalle abilerinin arasında futbola başlamış olan, okul dönemlerinde de orta sahayı asla geçmeyen bendeniz belki de olmayan kariyerime yurtdışında devam edebilecek, Hollanda Milli Takımı'ndan gelen teklifi reddedip Ay-Yıldızlı formayı giyecektim belki de.

Ben tam böyle düşünürken adam beni Hollanda'ya davet etti. Hatta tüm masrafları da karşılayacağını, konaklamamı falan da ayarlayacağını ve takımında oynatacağını da ekledi. Gerçekten çok mutluydum. Daha sonra Hollandalı dayımız "Biz soyunma odasında çırılçıplak gezeriz, bütün oyuncular. Çırılçıplak. Benim bir evim daha var. Birlikte orada kalırız. Yan yana uyuruz değil mi?" falan demeye başladı. O güne kadar oynadığım hiçbir maçta topum inşaata kaçmamıştı ancak bu sefer topu te Hollanda'ya kaçırmıştık amk. Dayıyı bir güzel engelledim. Şimdi facebook'ta sayısı 200'e yaklaşan engellenenler listem var, ama o dayı benim internetten engellediğim ilk kişidir.

Velhasıl ben bugünlere kutuyu açtırmadan geldiysem bu benim sayemdedir. Kimseye eyvallahımız yok çok şükür. Fakat ne internet faturası geliyordu o yıllarda ya! Kol gibi afedersin.

20 Temmuz 2012 Cuma

Bişey Diyoz


Merhaba sevgili (biliyorum sevgilim değilsin);

Ben hiç sensiz kalmadım sevgili. İçimde yaşattığım bir sen var. Ve inan bana sevgili seni senden çok yaşadım ben bunca sene. Kalbimin en derinlerinde yeşerttiğimdin sen. Sen başka bedenlerde, başka tenlerde hayat bulurken (çok afedersin) çatır çutur pompa yaparken ben seni düşünüyordum.

Sevgili (Tamam biliyoruz sevgilim değilsin.),

İki dakka bi dinle sevgili. O eli bi indir önce bak. Efendi gibi dinle. Bişey diyoz burda heralde.

Kanayan ellerim mi, yoksa seni düşünmekten yorgun düşen beynim mi? Eğer hala kan pompalayan bir kalbim varsa sevgili, bu içinde sen olduğun içindir. Ve sevgili, artık bu kan fazla geliyor sensiz bedenime. Seni istiyor bütün damarlarım. Sana olan aşkım nur yengi.

Hatırlar mısın sevgili? Hatırlamazsın tabi ki. Ben senin için hiç var olmadım ki. Ne tuhaf sevgili, varlığımın sebebi olan varlığın varlığımdan haberdar olmaması. Ve tüm varlıklar içinde var olması gerek tek varlığın seni hiç görmemesi. Varlığım Türk varlığına armağan olsun sevgili.

Sevgili (tamam kardeşim anladık, sevgilim değilsin. Ben öyle diyorum amk sana ne. İki dakka konuşturmadın ya. Ne mal kadınmışın arkadaş. Bİ SUS LAN Bİ SUS!) sigaradan çektiğim her nefesi sana adadım. Tabi öyle olunca sigarayı günde üç pakete çıkardım, bu da bütçeme olumsuz yansıyınca çaresiz UZUN SAMSUN'a geçtim. Sayende dişlerim sapsarı, ağzım leş gibi kokuyor sevgili.

Sensizdi yine bu sabah, baktım pencereden dışarı...
İnsanlar.. Ah şu küçük insanlar... Aha, bi tane karı..
Ev sanki bir hiçlik denizi sevgili.. Sen de o hiçliğin adası..
Neyse sevgili ya valla allah belanı versin ne diyim.

                                                                                             Eskişehir, 20.07.2012                    
                                               
                                                                                       KAHTALI MIÇE - ZALIMEY


16 Temmuz 2012 Pazartesi

Serdar Nalçakar'dan Sağlıklı Yaşam Tüyoları

Merhaba sevgili okurlar. Siz bilmiyorsunuz ama ben yaklaşık üç haftadır fitness'a gidiyorum. Afedersiniz ama köpek gibi, it gibi çalışıyorum. Size bunu adonislerim çıktığında söyleyecektim, ancak bloga konu bulmakta sıkıntı çektiğim şu günlerde adonis namına hiçbir şey olmamasından da ötürü böyle bir yazı yazayım dedim.

Adonislerim çıkmadı evet, ama üç haftada tam 7 kilo verdim. ŞİMDİ DİKKATİNİZİ ÇEKTİM DEĞİL Mİ? Sizi çakallar sizi. Neyse, sırlarımı paylaşıyorum. İyi dinleyin. Dinle bak ne diyor Kayahan Abi..

1) Her şey kafada başlıyor: Evet arkadaşlar. Her şey kafada başlıyor. Saçınızı falan kestirin. Sakallıysanız sakalları alın. Mesela ben sırf sakalları kestirerek zaten iki kilo verdim baştan. İstemek başarmanın yarısıdır. İsteyin. Güne gülümseyerek başlayın. O'na küçük sürprizler yapın. Yatakta küçük fanteziler denemekten çekinmeyin ve partnerinizin zevklerine saygı duyun. Oha dur lan nereye gidiyor bu yazı.

2)Spor şart: Arkadaşlar, spor şart. Bir spor merkezine yazılın, olmadı belediyelerimizin parkların ortasına yaptığı o birbirinden şahane spor aletlerini kullanın, olmadı yürüyün, koşun; o da olmadı TEKVANDOYA YAZILIN AMK. Hiçbiri olmuyor olamaz. Evet spora yazılın. Benim tercihim bir fitness merkezine yazılmak oldu. Kolları kafam kadar olan apaçiler, 60 yaşındaki komando bozması dayılar, leğen götlü teyzeler, adonisli şekil abiler, 190 kiloluk hormon bombardımanı ergenler arasında her gün bir saat geçirmek size hiçbir şey katmıyor. Önemli olan oradaki aletler hacı. Binicen koşu bandına, bisiklete. Abanıcan. Suratınız tam anlamıyla mor olana kadar koşun. Ölmeye yakın bırakın. Ölmeyi istemeyiz değil mi AHAHAHAH

3)Beslenme alışkanlığınızı düzenleyin: Arkadaşlar, öncelikle bu diyetisyen isimli arkadaşlarımızın her zaman dediği "AZ AZ AMA SIK SIK YİYİN MİDENİZİN BUNA İHTİYACI VAR." cümlesini kafamızdan çıkaralım. Bu koskoca bir yalan. Size beslenme programımı yazıyorum. Aşağıdaki tabloda gibi:

Pazartesi - Cumartesi: Pazartesi'den Cumartesi'ye çalıştığım için sabahları ebesinin köründe kalkıyorum ve kahvaltı yapamıyorum. KAHVALTI GÜNÜN EN ÖNEMLİ ÖĞÜNÜ dediğinizi duyar gibiyim. Hahayt, kıçımın kenarı. Size dayatılan bu saçma dogmatik düşünceler yüzünden her köşede bir peynirci açıldı. Artık uyanın. Her neyse. Dediğim gibi az az, sık sık yeme kesinlikle bir yalan. Ben sabah kahvaltısı yapmıyorum. Öğlen şirketteysem efendi gibi dört kap yemeğimi ekmeksiz bir şekilde gömçürüyorum. Okuldaysam arkadaşlara "Hacı senin yemek kartında fazla kredi var mı ya eehehehe;)" diyerek onlardan otlanıyorum. Sonuç olarak yemeği her türlü beleşe getiriyorum ve böylelikle fitness salonu parasını çok rahat bir biçimde çıkarıyorum. Fitness'a da akşam gittiğim için dönüşte canım sadece su istiyor oluyor ve akşam yemeğini de yemeyerek beleşe getiriyorum. Ben sığır gibi olduğum için bu açlığa çok rahat dayanabiliyorum, siz dayanamazsanız tıpta lifli gıdalar olarak bilinen, benim ise SIÇIRTAN YEMEK diye tabir ettiğim yulaflı, kepekli bisküvileri falan yiyebilirsiniz. Onlar sizi baya ihya eder.

Pazar: Allah ne verdiyse yiyorum.

4)Duş: Fitness'a başladığımdan beri evde duş almaz oldum. Evimizin su tüketimi %75 oranında azaldı. Amk evinde bir tek ben yıkanıyormuşum galiba lan.

5)Eve sağ ayakla ve besmele çekerek girin: İşte bu çok önemli.

Neyse arkadaşlar. Üç haftada yedi kilo verdim evet ama amk göbeği hala kabak gibi duruyor. Hala üstünde çay içebildiğim bir göbeğim var. Demek ki nasıl bir ayıymışsam. Neyse. Tavsiyelerime uyarsanız Ekim'e kadar. İyakşamlar.

10 Temmuz 2012 Salı

Futbol Yha

İngilizlerin bir sözü vardır. "Pele good, Maradona better, GEORGE BEST" İşte bu sözün ana kahramanı olan George Best'in bugün Manchester United'a transfer olmasının üzerinden tam X yıl geçti. O, attığı goller, golden sonra tribünlere koşması, inanılmaz tekniğiyle olduğu kadar renkli hayatıyla da gündeme geldi. Maalesef onu Y yıl önce kaybettik, ancak şanslıyım ki kendisinin yakın dostlarından olan Richard Hanne ile Nişantaşı Cafe De La Rosa'da keyifli bir söyleşi gerçekleştirdim.
Richard Hanne, gerçek anlamda bir "kadayıf".

Serdar Nalçakar: Öncelikle dergimize hoşgeldiniz Bay Hanne. Sizi biraz tanıyabilir miyiz?
Richard Hanne: Tanıyamazsınız.
SN: Nasıl yani?
RH: Beni tanıyamazsınız. Beni ancak bilen bilir. Çekemeyen anten taksın xD xD. (Göz kırpıyor.)
SN: Kendine gel Richard.
RH: Hah şöyle, Bay Hanne ne lan? Devlet dairesi mi olm burası?
SN: Her neyse, sizi tanıyabilir miyiz?
RH: 1954 Manchester doğumluyum. İlk ve ortaöğrenimimi Manchester'da tamamladım. Manchester Üniversitesi Siyasal Bilimler'i yarıda bıraktım. Ancak 1998'de kraliçe affıyla tekrar okula başladım. Hala okuyorum. Üç dersim kaldı. Bu dönem hocayla konuşacağım gerekirse. Boşandım, iki oğlum var. Onlarla da görüşmüyoruz. İngiliz olmanın en sevdiğim yanı bu. Oğlanlar junkie oldu zaten. Junkie olunca anadan babadan para alınmıyor, devlet maaş bağlıyor. 1990'de DSİ'den emekli oldum. Geçinip gidiyoruz işte.
SN: Biraz ayrıntıya girdin, ama neyse, George Best ile nasıl tanıştın?
RH: Bizim takıldığımız bara geliyordu. Tanınmamak için şapka takıyordu ama biz onu hep tanıyorduk. Sırf götü kalkmasın diye tanımazdan geldik hep. Topçu milletine fazla yüz vermeyeceksin. Tepene çıkar. İşte her neyse, bir gün Liverpool ile maç var. Bizim George da o maçta çok kritik pozisyonlar kaçırdı. Akşamına da yine bara geldi. Benim kafa kıyak, "Lan it, burada içeceğine antrenman yap adam gibi!" diye buna kafa attım. O da bana tekme attı. Biz baya dövüştük bunla. Sonra millet araya girdi. 
SN: Ee sonra?
RH: İşte daha sonra George milletle bana haber salmış. "Gelsin konuşalım." diye. Ben de yanına gittim. Ama belimde de haydar var. Ne olur ne olmaz diye. İngiliz adamız sonuçta. George bana dedi ki "Abicim, ben bu kulüp için her şeyimi ortaya koyuyorum, gecemi gündüzüme katıyorum. Sen bana saldırıyorsun. Daha mı iyi oldu şimdi? Bak senin yüzünden iki gündür antrenmana çıkamıyorum. Hoca bu hafta Bomba Steward'ı oynatacak benim yerime. Ekmeğimle oynadın." dedi. "Kardeşim!!" diyip boynuna sarıldım. Ağlaştık. Ertesi gün idman çıkışı teknik direktör Alex Ferguson'ı köşeye çektim. "Bak hoca, önce o sakızı ağzından çıkart! El kol yapma. Bu hafta Corç'u oynatacaksın!" dedim. Nitekim hoca oynattı. O hafta Q.P.R'a 3 tane çaktık. 2'sini Corç attı. Maçtan sonra da bana formasını getirmiş. Nasıl kokuyo nasıl kokuyo, sonra bi baktım formada sümük var. Eve gittim, güzelce bi kirini bokunu akıttım. Hala duvarımda asılıdır o forma. 
SN: Peki dostluğunuz nasıl gelişti?
RH: Formayı verdiği günden sonra barda hep yan yana oturmaya başladık. Bir gün bana çaktırmadan "Abi, ben Belfast'tan geldim, taşralıyım. Yap bi abilik, beni karılı kızlı ortama sok." dedi. Benim tabi o zaman deli zamanlarım. Her yerde elim kolum var. Aldım bunu bizim Kimberlygilin partiye götürdüm. O iyiliğimi karşılıksız bırakmadı. Bana araba aldı. Sonra birlikte eve çıktık. Her gece parti düzenliyorduk. Ancak maçlardan iki gece önce kampa girerdik. 
SN: İlginç bir anınız oldu mu Best'le?
RH: Valla ne yalan söyliyim, olmadı. Sığır gibi içtik. Karıya kıza gittik. Corç zaten tam bir köylüydü. Ha Türkiye'de bütün hasat parasını pavyon karısına yediren çiftçi, ha bizim Corç. Aynı kafa yapısıydı yani. 
SN: Peki Best'in şu meşhur ''1969'da içkiyi ve kadınları bıraktım. Hayatımda geçirdiğim en berbat 20 dakikaydı.'' sözünün hikayesi nedir?
RH: Bunun Belfast'tan akrabası gelmiş. Adam cemaatçi. Tutturdu Corç'a "Yok içkiyi bırak, Tanrı yoluna dön, İsa seni bekliyor." falan. Çocuğun da kafası karıştı. Sonra ben bunun akrabasını darp ederek evden uzaklaştırdım. Adam da "Oh be o neydi öyle amk!" dedi. Viski açtık, içtik. 
SN: Peki sizce George Best alkole bu kadar düşkün olmasaydı Barcelona'da oynar mıydı?
RH: Kardeşim, adam Mençıstır'da oynamış lan. Sen neyin kafasını yaşıyorsun? 
SN: Pardon kardeş. Bizde hep Sergen üzerinden bu geyik yapılırdı da. Neyse, bu güzel röportaj için teşekkür ediyorum. Hesabı da sen ödersin artık. Cüzdan evde kalmış da ekeke.
RH: Hay senin amk. 



2 Temmuz 2012 Pazartesi

Ece Ablayla Yaşanmışlıklar 2

İlk yaşanmışlık için tıklayınız..

Şili'deki çay ocağı dramına bir son vermiştik. Zalımları dize getirmenin verdiği huzur duygusu ve otelden arakladığımız mini şampuan, mini sabun, mini dikiş seti ve benzeri objeler mutluluğumuza mutluluk katıyor gibiydi. "Başardık be çocuk.. O insanların da yüzünü güldürdük.." dedi Ece Abla. 24 yaşında, kıllı mıllı bir herif olarak "be çocuk.." olarak anılmak gerçekten gururumu az da olsa örseliyordu, ancak yapacak da bir şey yoktu. Sırrı Abi de bizimle birlikte uçaktaydı. Bize bir müddet Paraguay'ı övdü. "Çok güzel ezilmişi var Serdarcım. Bir dahaki gelişinizde götüreyim. Oranın ezilmişi kadar ezilmiş görmedim. Nasıl sevimliler görsen." dedi. Paraguay deyince aklına frikik ustası kaleci Chilavert ve usta santrafor Roque Santa Cruz gelen bendeniz haliyle biraz olaya uzak kalsam da "Muhakkak abi, gidelim bir gün." demek durumunda kaldım. Bu arada uçak yolculuğumuz da gayet konforsuz geçmekteydi. Zira Ece Abla ve Sırrı Abi para azınlığa gitsin diye ÖzVenezuela Taşımacılık'tan almıştı uçak biletlerimizi. "Şu koltuklara bak be çocuk... Nasıl da yaşanmışlık sinmiş üzerlerine.. Kim bilir ne öyküler var bu koltuklarda.. Ne hayal kırıklıkları, ne mutluluklar..." Ece Abla'nın yaşanmışlık dediği 90lı yılların gözdesi atari salonlarının koltuklarında gördüğüm ziftimsi yapısıyla insanlıktan tiksindiren GÖT TERİ YAĞIydı.

Nihayetinde Türkiye'ye vardık. Ben biraz jet lag olmuş gibiydim, ama onun da ne demek olduğunu bilmediğim için "Uçak tuttu zaaar." diye düşünüyordum. Sırrı Abi "Haydi Serdar'ı Eskişehir'e bırakalım Ece. Nasıl olsa parti arabası amk. Masraf gösteririz keh keh keh." dedi. Benim de canıma minnetti doğrusu. Bol jöleli muavin görmektense hususi araçla seyahat etmeyi tabi ki tercih ederdim.

Yolda Kardeş Türküler, Grup Yorum, Ali Asker, Ahmet Kaya dinledik. O kadar çok özgün müzik dinlemiştik ki canım helva ekmek çekmişti. Bu can çekişimi Sırrı Abi'ye aktardım. Kendisi "Be hey kardeşim, o zaman alalım bir kilo helva, yaralım ekmekleri, Bozüyük Türbin Tesisleri'nde yiyelim ha ne dersin?" dedi. Ben de "HOLLEEYY SIRRI ABİ, BU BENZERSİZ LEZZETE ASLA HAYIR DİYEMEYECEĞİNİ BİLİYORDUM..." dedim ve helva almak üzere fahiş fiyatları olan bir dinlenme tesislerinde durduk. Baktık bütün helvalardan bir sürü var, ancak sade helvadan çok az kalmış. Azınlık olan o olduğu için onu aldık. Ece Abla helva için iki damla göz yaşı döktü.

Nihayetinde Bozüyük Türbin Tesisleri'ne vardık. Tam bir kültür mozaiğiydi. Aborjini, çingenesi, İskandinavı.. Şaka şaka, bildiğin adamlar vardı. Atletle mangal yellemekten kanat kasları kafam gibi olan bir sürü adam. Biz Zonguldak'taki kömür işçilerine saygımızdan ötürü mangal yakamayacaktık, zaten helvayı mangalda pişirecek halimiz de yoktu. Piknik yerinde masa ararken boş bir alan gördük ve tam oraya yönelirken aşağıdaki tabelayı gördük.

Tabelayı görür görmez Ece Abla ile Sırrı Abi'ye baktım. Ece Abla'nın gözü seğirmeye, elleri titremeye başlamıştı. Sırrı Abi ise "Biri bir şey dese de dalsam." der gibi bakıyordu. Ece Abla "Bu... bu... OĞLUM ÖTEKİLEŞTİRİLİYORUZ LAAAAN!! YEHUUU!!!" diye haykırdı. Sırrı Abi'yle birbirlerine sarıldılar. Sırrı Abi sevinçten benle göğüs göğüse çarpıştı. 

Tabela artık her piknik alanında görmeye alıştığımız; özelleştirilmiş ve restaurant olmuş işletmelerden birine aitti. Ece Abla fotoğraftaki köprüden karşıya geçti ve "Yetkiliyle görüşebilir miyim?" dedi. Yetkili geldi, Ece Abla "Pardon ama siz kimsiniz de bizi içeri almıyorsunuz? Biz şu anda piknikçiyiz diye içeri giremeyecek miyiz? Ya Allah aşkına, biz komşusuna pişirdiği köfteden ikram eden, birbirimizin karpuzunu dereye sokan bir halk değil miydik? Ne ara bu hale geldik yetkili? Bu kadar insana yazık değil mi? Niye giremiyoruz, bana bir mantıklı sebep söyle? Neden? İnsanları etnik kökenlerine göre piknikçi, kampçı, avcı diye ayıracak mıyız? Bu mu bizim örfümüz?" şeklinde peşi sıra sorular sorarken yetkili abi "Tamam hanım efendi, Allah aşkına girin içeri, yeter ki susun.." dedi. Ece Abla mağrur bir ifadeyle Sırrı Abi ve beni içeri soktu. Helva ekmeklerimizi afiyetle yedik. Sonra çay içelim dedik ancak Sırrı Abi çayı güneşte demleyip yüreğinden süzmeye çalıştığı için akşam oldu ve yola koyulduk... 

27 Haziran 2012 Çarşamba

Göğsü Kabarık Yazı

Euro 2012 oynandı, bitiyor. Guus Hiddink ve Oğuz Çetin'in katkılarıyla yer alamadığımız turnuvadaki tek tesellimiz Cüneyt Çakır oldu. Ben şahsen yönettiği her maçtan sonra arabayla konvoya çıktım. Semih'in 120+5'de Hırvatistan'a attığı golde tüm metanetimi koruyan bendeniz Cüneyt Çakır'ın yönettiği her maçtan sonra havaya roketatar ile ateş açtım.
"Evde yedim de geldim..." Cüneyt Çakır

Peki neden bu kadar çok sevindim? Tuttuğum takım olan Eskişehirspor'un her galibiyetini Aykut Kocaman metanetiyle kendi içimde sevinerek kutlayan bir insanı neydi bu kadar çok sevindiren? Hemen açıklayayım. Çünkü futbol hakem oyunudur. Sahada 22 piyon, bir şah, iki vezir vardır. Hatta şu ilave yardımcı hakem olayından sonra iki tane de AT vardır diyebiliriz. Sen istersen Maradona ol, kaderin hakemin iki dudağı arasındadır. Dolayısıyla Türkiye isterse Dünya Kupası'nı alsın, Cüneyt Reis'in başarıyla yönettiği bir maçtan daha mutlu olmam.

Futbolcular da Cüneyt Çakır'dan çok memnunlar. Nereden mi biliyorum? Dostlarım, bugüne kadar oynanan maçlardan sadece iki tanesi golsüz berabere bitti ve akabinde penaltılara kadar uzadı. Bu iki maç İTALYA - İNGİLTERE ve PORTEKİZ - İSPANYA maçlarıydı. Şimdi size soruyorum, bu iki maçtaki tek ortak nokta neydi?

Tebrikler, doğru bildiniz. Bu iki maçtaki tek ortak nokta kararlı prens Cüneyt Çakır idi. İtalya - İngiltere maçında dördüncü hakemlik yapan Cüneyt Çakır oyuncu değişiklikleri ve uzatma dakikalarını öyle estetik gösterdi ki futbolcular görmeye doyamadılar, bir daha istediler. Keza Portekiz - İspanya maçında da oyuncular yönetimden öyle memnun kaldılar ki maçı sonsuza kadar uzatmak istediler.

Lütfen arkanıza yaslanıp derin bir soluk alın ve düşünün. Senede 50 tane gol atan Ronaldo neden İspanya maçında suskundu? Balotelli neden gol atmadı? Rooney isimli kardeşimiz neden gol pozisyonuna bile girmedi? Çünkü hallerinden memnundular. Onlar için kazanmak değil, Cüneyt önemliydi.

O yüzden, finalin galibi kim olur bilemem ama Euro2012'nin gerçek şampiyonu Türkiye'dir. Tarkan, Mustafa Sandal ve benzeri ünlülerimiz derhal şarkılarını Cüneyt Çakır'a uyarlamalıdırlar.

23 Haziran 2012 Cumartesi

Suriye'yi Yenmenin Yolları

Savaşın kapımızda olduğu bu günlerde ben de boş durmadım ve hemen birkaç strateji geliştirdim. Bu ülkenin benim gibi askeri dehalara ihtiyacı olduğu bir gerçek. Askeri Lise mülakatlarında iki barfiks az çektim diye beni eleyen albaylara da bu stratejiler kapak olsun. Gerçi Silivri'de internet yoktur ya neyse.



1) Suriye'ye Muhalif Gönderelim: Mevcut Suriye yönetimi biliyorsunuz tam bir muhalif avcısı konumunda. İşte bu yüzden bundan sonraki ilk CHP kongresini Şam'da yapalım. Sonuçta onlar da muhalif. Beşar Esad'a da haber salalım "Abi ülkende muhalif var, haberin olsun." diyelim. O CHP'lileri öldürürken arkadan dalalım. Ülkenin kuzeyini ele geçirdikten bir hafta sonra da MHP kongresi düzenleyelim. Derken derken ülkeyi ele geçirelim. Hem de ülkemizdeki muhalif sayısı azalsın ve herkes AKP'li olsun. Daha demokratik olalım. Ülkemiz duble yol kaynasın.

2) Antep ve Siirtlileri Şam'a Salalım: Gaziantep ve Siirt'e göndereceğimiz bir heyet ile bu iki ilimize Şam fıstığının bir yalandan ibaret olduğunu, o yemişin gerçek adının Antep ve Siirt fıstığı olduğu fikrini aşılayalım. Halk gaza gelmeyecek gibi olursa Nihat Doğan ve Atilla Taş'a Antep Fıstığı Marşı, Siirt Fıstığı Efsanesi gibi eserler yaptıralım. STV'ye "İki Fıstık Tek Millet" isimli bir dizi yaptıralım. Halkımız duyarlılığını gösterecek ve Suriye'ye gerekli dersi verecektir.

3) Mete Çubukçu'yu Suriye'ye Gönderelim: Senelerdir girmediği cephe kalmayan, hatta savaş olmayan zamanlarda bir şekilde bir savaş çıkartarak ekmeğinden olmayan emektar savaş muhabirimiz Mete Çubukçu'yu Suriye sokaklarına gönderelim. Mete'yi gören Suriye halkı "Hasiktir savaş çıktı lan." diyerek erzak toplama telaşıyla birbirini ezerek öldürür ve Mete Reis de ülkeyi kolaycacık ele geçirir.


4) Sularını Kesip Açalım: Senelerdir her coğrafya öğretmeninin "İstesek sularını keseriz." diye yaptığı geyiğin upgrade versiyonunu yapalım. Şimdi bunlar savaşa girmeden önce abdest alamasınlar diye sularını keselim. Susuz kalıp teyemmüm abdesti alsınlar fakat tam o sırada tekrar sularını açalım. Suyu görünce teyemmüm abdesti bozulacağından ve bizim kahraman ordumuz komple abdestli olacağından savaşı iman gücüyle farklı kazanırız.

5) Hedef Şaşırtalım: Bu taktikte sorumluluk biz sosyal medya mensuplarına düşüyor. Facebook ve Twitter hesaplarımızdan "Hoff inşallah Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü'ne bir şey olmaz ya :( Orası vurulursa ülke olarak mahvoluruz. Ama zaten Suriye'nin bütün silahları oraya ancak yeter. Yiyorsa denesinler!!" şeklinde yorumlar ile üniversitenin Google Map görüntüsüyle birlikte paylaşarak Suriye'nin Türkiye'nin en stratejik noktasının Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü olduğuna inanmasını sağlamalıyız. Böylelikle Suriye direkt orayı vuracaktır. Bizim hocalar da artık bu kutsal savaş için ölüversinler yani, sonuçta vatanseverlerse ölürler. Ben de ölürdüm ama gördüğünüz gibi strateji yapıyorum. Beyin konumundayım.





Evet, şimdilik aklıma gelen stratejiler bunlar. Şimdi izninizle dünya haritamı açıp üzerinde plastik askerler ile bir şeyler yapıyormuş gibi yapayım. Milli Savunma Bakanlığı işten atmasın. Esen kalın.

21 Haziran 2012 Perşembe

Ece Ablayla Yaşanmışlıklar...

O yıllarda eylemden eyleme koşuyordum...
Seneyi çok net hatırlamıyorum. Ama üniversiteye yeni girmiştim. Deli dolu, enerjik bir gencim. İlk öğrenim kredimin yarısıyla yeşil parka alabilecek kadar da asil bir aktivistim. Asiyim. Kanım kaynıyor. Eylemden eyleme koşuyorum. Yeri geliyor eylem için servis kaldırıyorum...

Yine bir gün eylemdeyiz. Ne eylemi olduğunu inanın hatırlamıyorum. Megafonla konuşma sırası bana gelmişti. Megafonu elime aldım. Konuşmamı yaptım. Konuşmam bittikten sonra Ece Abla yanıma geldi, elimi sıktı, beni tebrik etti ve dedi ki: "Yaşanmışlık kokan, asi ruhunu yansıtan harika bir konuşmaydı. Senin gibi gençler olduğu sürece bize kimse bir şey yapamaz. Yarın ofisime gel. Uzun uzun konuşalım." dedi ve kartını uzattı. Kartta "Ece Temelkuran - Yazar, Aktivist, Drunk, Bastard" yazıyordu. O gece uyuyamadım. Çok heyecanlıydım. Evin içinde defalarca volta attım. Birkaç tehlikeli şiir yazdım. Azcık dünyaya sataştım. Dolapta mis gibi dondurulmuş pizza olmasına rağmen soğan ekmek yedim. Çarpık dünya düzeni üzerine mülteci düşünceler geçti aklımdan. Kokuşmuş dünyayı düşündüm. "Şu odaya bi glade mlade alayım amk, içersi resmen çorap kokuyor." diye geçirdim içimden.

Ertesi gün öğle saatlerinde Ece Abla'nın ofisine gittim. Ofis dediği yer, aslında bir apartman dairesiydi. Tabelası falan da yoktu. Ofis açarsa vergisi çok oluyormuş, öyle dedi Ece Abla. Ayakkabıları çıkardım. Deri misafir terliklerimi giydim ayağıma. İçeri geçtim. "Ne içersin?" dedi, "Fark etmez." dedim. "Çok güzel Azınlık Kahvesi var, içer misin?" dedi. "Nasıl abla?" dedim. "Her yerde Türk Kahvesi içiliyor. Bu gidişe bir dur demeliyiz. Biz bu topraklarda kardeşçe yaşamadık mı? Kız alıp kız vermedik mi? Bu coğrafyada..." diye devam ederken "Tamam abla ben Azınlık Kahvesi içeyim." diyerek sözünü kestim. İçerdeki yardımcısına "İki Azınlık Kahvesi yapar mısın?" diye seslendi ve ekledi "Etnik köpüklü olsun."

Kahvelerimizi beklerken Ece Abla benden kendimden bahsetmemi istedi. Ona anlattım. Üniversite birinci sınıf olduğumu ama okula hiç gitmediğimi, büyük ihtimalle sınıfta kalacağımı falan söyledim. Hatta o yıllarda "HOFFF SIÇTIN MAVİSİİ :/:/:/" kalıbı olsaydı onu da kullanırdım. Ece Abla "Boşver be çocuk! Hayatını yaşa! Aç gez! Dilen! Parasızlık çek! Ama özgür ruhuna ket vurma. Gez toz!" dedi. Öyle deyince sevindim.

Kahvelerimiz geldi. Açıkçası bir boka benzemiyordu.
Kahvelerimizi içip, sohbet ederken telefon çaldı. Arayan Sırrı Süreyya Abi'ydi. Biraz konuştular. "Serdar kalk, Şili'deki çay ocaklarındaki ucuz işçi dramını durdurmak için Şili'ye gidiyoruz. Yol + konaklama + Sürpriz Kahvaltı :))) vee tabi ki balık ekmek sadece 1000 TL. Üstelik çok güzel Şili azınlığı var, gider sever geliriz." dedi. Çaresiz kabul ettim.
...

19 Haziran 2012 Salı

Babam Ve Pokemon

Babama Charmander alsam;
Gider mangal yakar.

Babama Squirtle alsam;
Gider ayaklarını yıkar.

Babama Onix alsam;
Gider tespih yapar.

Babama Pikachu alsam;
Götüne üçlü priz sokar.

Babama Bulbasaur alsam;
Sırtında domat yetiştirir.

Babama Jigglypuff alsam;
Prodüktörü olur, albüm yapar.

ÖZET:
Babamdan pokemon eğitmeni olmaz.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Kızım


Babam öldüğü gün birine aşık olmuştum. Bazen öyle olur. Abazalığıma gelir. Mühendis olmasaydım, makine olurdum. Çünkü sahici her şeyin asıl rengi, kalbime kaç kere sorduysam. Binlerce makine, binlerce usta.. Ve bir evlilik gördüm. Seni İntizar dinlediğin gün tanıdım kızım. Senden o gün tiksindim. Şimdi sadece geceleri, yapayalnız ve yalın ayak yapabildiğim şeyler var. Öhöm, şey benim de yalanmaya ihtiyacım var. Bütün çaresiz insanlar gibi, dağılın lan diyen bir adam gibi. Hacılarımız da birbirine benziyor artık kızım. Birbirine benzeyen parmaklar gibi. Ama her birinin eşsiz bir izi var. Bazen gözlerim doluyor karanlıkta. Ama bır bır bır konuşmaya başlıyorsun yine kulağımın dibinde. Hiç susmuyorsun. Kafamı sikiyorsun kızım. Yapma.

16 Haziran 2012 Cumartesi

Yuro 2012 Grup Analizleri: D GRUBU

Değerli okuyucularım, D Grubu analizini çok beklediniz. Faks yağmuruna tuttunuz. Ama noldu? Yazmadım. Neden? ÇÜNKÜ BEN ÖZGÜR BİR YAZARIM LANET OLASICALAR! Asla ısmarlama yazılar yazmam!!! Alın, D Grubu analizi falan yapmıyorum anasını satayım. Benim arazim kardeşim burası. Al, su analiz raporu paylaşıyorum lan. Analizse analiz...

Not: Çok denedim ama yazamadım lan. Ondan böyle oldu. 

13 Haziran 2012 Çarşamba

Yuro 2012 Grup Analizleri: C GRUBU

A Grubu analizinde de belirttiğim gibi C Grubu bir turnuvanın en kaknem, en sevimsiz grubudur. Hiçbir işe yaramaz, selam sabah vermez, pislik, terbiyesiz, örfü ananeyi hiçe sayan, kısacası İT bir gruptur. Bana kalsa bırak analiz etmeyi, adını anmazdım, ancak yazı işleri müdürüm çok ısrar edince ben de analiz etmeye karar verdim.

C Grubunda birbirinden ahlaksız dört takım bulunuyor. Bu takımlar şunlar:

İSPANYA
Az önce yemek yemiş...
Senelerce Katalan'a, Bask'a ve bilimum azınlığa zulmedip şimdi onların sayesinde milli takım bazında ortalığın mına koyan İspanya, turnuva sonrası yaptığı kutlamalarda stoperi Pique'nin sevgilisi Shakira'nın götünü izlemek suretiyle goygoyculuğun dibine vuruyor. Böyle bir eylemin hiçbir kültürde yeri olmadığını düşünüyorum. Ve  bütün İspanya halklarını göreve çağırıyorum. Takımın önemli isimleri: Kaçırdığı gollerle tüm internet aleminde taşak konusu olan Fernando Torres, ülkemizde pek çok imitasyonu bulunan Andres Iniesta, Messi'ye bok atanların bir numaralı sığınağı usta oyuncu Xavi ve tecrübeli eldiven Iker Casillas. Casillas'a ayrı bir parantez açmak istiyorum: ( <--- işte açtım. Şimdi de izninizle kapatıyorum. Çok yazmasın ----> )

İspanya bu turnuvanın favorisi. Tartışmasız. Bak tartışmayalım diyorum arkadaşım. İndirir misin o eli?

İTALYA
İtalya, bizde ters giden veya yanlış yapılan bir şeyler olduğunda direkt "Abi İtalya'da da aynı bizdeki gibiymiş ya, aynı bizde olduğu gibi yapıyorlarmış yeaaa." demek suretiyle ülke vicdanımızı bir nebze rahatlatmamızı sağlayan bir ülkedir. Sağolsunlar bizden çok şike yapıyorlar. Bak bu sene yine yapmışlar. Hatta Sadri Şener şu sıralar Serie A Şampiyonluk Kupası'nın peşinde. Futbolcuların evleri aranıyor filan. Peki bu sorunlar İtalya'yı nasıl etkiler? 2006'da bu herifler şike mike gazıyla Dünya Kupası'nı aldılar ya len. Vay anasını.


İtalya, Del Piero, Totti, Ambrosini, Gattuso, Inzaghi, Cannavaro, Nesta, Materazzi, Panucci vs isimleri bu sene kadroya almayarak Öğretmenevi görüntüsünden sıyrılmayı amaçladı. Bunda da başarılı oldu. Eskilerden geriye bir tek kaleci Buffon kaldı. Buffon için izninizle köşeli parantez açmak istiyorum: [ Ama bunu kapatmayacağım. Çünkü ALT tuşuna basmaya çok üşendim. Halbuki SHIFT öyle mi? Hemen elimizin altında. 




Yollarda bulurum seni...




HIRVATİSTAN
Yugoslavya dağıldıktan sonra en başarılı olan takım Hırvatistan oldu. Euro 96'dan bu yana katıldıkları her turnuvada adlarından söz ettirdiler. Euro 2008'de Semih 120+'da onları biraz rencide etti; ama intikamlarını bu seneki baraj maçlarında çok güzel aldılar diye düşünüyorum. Hırvatistan, genç ve dinamik kadrosuyla helelelhölhölöhlö. Hırvatistan deyince akla teknik direktörleri Haluk Levent geliyor. Adam hapis yatmak ve aktivistlik dışındaki vakitlerde milli takım antrenörlüğü yapıyor. Gerçekten tebrik ediyorum. Hırvatistan gruptan çıkmazsa sevinirim. Teşekkürler.

İRLANDA
Bu, İrlanda'nın ilk Avrupa Şampiyonası. AYYY ÇOK TATLIIII, İNŞ GRUPTAN ÇIKARLAAR diyenler için söylüyorum; biz Euro96'da çıkabildik mi? Lütfen o kara günleri hatırlayın. Saffet Sancaklı ile gol aradığımız, Rüştü'nün maça şapkayla çıktığı ve bütün oyuncularımızın burun bantlarıyla sahaya çıktığı zor günlerdi. O yüzden, İrlanda yavşakları umarım gruptan 0 puanla elenirler ve takımın başına Yılmaz Vural'ı getirirler. Onlar da bu yollardan geçecekler. Yok öyle yağma. Basamakları adam gibi tek tek çıkacaklar. Bu arada bu İngilizler de işine gelince BİRLEŞİK KRALLIK, işine gelmeyince yok İngiltere yok İskoçya, Galler bilmem ne? İki dakika delikanlı olun.  Neyse..

Ne oldu sayın yazı işleri müdürü? Yaptım analiz ama yine sinirlendim. Hayret bir şey, tamam kapat ya tamam...

12 Haziran 2012 Salı

Yuro 2012 Grup Analizleri: B GRUBU

A Grubu analizi çok ses getirdi. Telefon ve faks yağmuruna tutulduk. Bu devirde hala faks kullanan vatandaşlarımız var. Kendilerini Klip99 dönemi Ece Erken egemenliğinden ötürü affediyorum. O psikolojiden çıkabilmek kolay değil. "Selam Ece Abla Seni Çoooooooook Seviyorum Doğuş'tan Gamsız'ı İstiyorum."

Her neyse, B Grubu'nda da çok ilginçtir ama yine dört takım var. Üstelik bu gruba bir de ölüm grubu diyorlar. Allah gecinden versin lan. Öyle isim mi olur? Ben B Grubu'na Bebeğim Grubu demeyi uygun gördüm. Bakın ne kadar da güzel geliyor insanın kulağına. Halbuki ölüm öyle mi?

Her neyse, giriş için bu kadar saçmaladık. Bence yeter. Şimdi sıra geldi takımları tanımaya:

ALMANYA
Dayının tekinin bir lafı vardı, şimdi kim olduğunu araştırmaya üşendim. Diyor ki, "Futbol 11 kişilik iki takımın oynadığı ve sonunda Almanya'nın kazandığı bir oyundur." Almanya tam bir turnuva takımıdır. Disiplinlidir. Mücadelecidir. Son dakikaya kadar baskı kurar.
E peki bu amk Almanya'sından BOYS ANILAR, İSMAİL YK, CANKAN nasıl çıkıyor? Hani nerde senin disiplinin? Nerde senin sistemin? Bunlar nasıl kaçtı gözünden? Ayrıca her yaz ülkemize gelip, bilhassa bizim dükkandan çakma kot alan tüm gurbetçi kardeşlerimize soruyorum: Neden? Yani Allah razı olsun, cebimiz para görüyor ama niye yani?

Neyse efendim biraz fazla futbol dışına çıktık galiba. Almanya grubun favorisi. Çünkü Alman olmak her baba yiğidin harcı değildir.

HOLLANDA
Bütün futbol bloggerları Hollanda'nın az da olsa ekmeğini yemiştir. Dolayısıyla ve de izninizle ben de yemek istiyorum. "Hoff, abi Kruyff yaa.. Hmmm abi Van Basten.. Nasıl unutulur.. Efsane ya... Rijkaard.. Total futbol abi... 4-4-3... Modern futbol..." Sanırım yeterince yedim.1988 doğumluyum ama her nasılsa 1986'da top oynayan adamı hatırlıyorum. Ne acayip değil mi?

Neyse efendim, Hollanda gerçekten çok şirin bir ülke. Ya da orada yediğim keklerle bir ilgisi olabilir. Bilmiyorum. Ama yine de ibneliğin lüzumu yok diye düşünüyorum. Eşcinsellerin nişanlanması bence çok saçma. O yüzden Hollanda bence grubun Blendax Güzeli. Jüri Özel Ödülü sahibi. En iyi çıkış yapan erkek sanatçısı.

PORTEKİZ 
B Grubu'nun en güzel takımı bence Portekiz. Sanki Portekiz değil, Sincan Belediyespor. Adamların tiplere bakın bi gözünüzü seveyim ya. Metalik Lila rengi gömleği giydir, düğüne sal. Yarım saat sonra olay çıkarmaz ise namussuzum. Ülke, milli takıma alınan kiloluk jölelerden dolayı batma noktasına geldi. Bence bu olaya uluslararası kuruluşlar el koymalı.

Bence grubun iki numaralı favorisi Portekiz.

DANİMARKA




Ey yeşil gözlü, sarı saçlı dilber. Eğer bu yazıyı okuyorsan, gel de gelirim. Öl de ölürüm. Uğruna Danimarkalı olurum. Ne olursun bul beni...

Yani şimdi alttaki bacımız da kadın taraftar, sen de kadın taraftarsın. Bence kadın taraftarlık seninki gibi olmalı.

Eğer bu dünyada adalet varsa turnuva şampiyonu Danimarka olur.

11 Haziran 2012 Pazartesi

Yuro 2012 Grup Analizleri: A GRUBU

Euro 2012 başlayalı üç gün olmuş, ancak ben yeni fark ettim. Yazı İşleri Müdürü aradı, "Serdar oğlum mal mısın? Niye yazı yazmıyorsun lan? Grup analizi falan yapsana." deyince silkelenerek kendime geldim... İsterseniz gruplardaki takımları tanıyalım. İstemezseniz de siteden çıkın kardeşim. Tohumunuza para mı saydım?

A GRUBU

Öncelikle şunu belirtlemeliyim ki bir turnuvada en sevdiğim grup A grubudur. Çünkü ilk maçları A grubundaki takımlar oynar. C grupları genelde yavşak olur. Ayrıca ben de övünmek gibi olmasın ama A RH + kan grubunda bir insan olarak bu gruba kendimi çok yakın hissediyorum. Umarım şampiyon A grubundan çıkar. A grubundaki takımlar şunlar:

Konuyla alakasız fotoğraf
POLONYA
Turnuvaya ev sahibi kontenjanından katılan Polonya, Almanların Fransızların "Hoff Avrupa'nın köylüleri bunlar yea :/" aşağılamalarından sıyrılmak için tarihi bir fırsat yakaladı. Ayrıca ülkemizde de bitmek bilmeyen Polonyalı Mendil şakasının sona ermesi için Euro 2012 iyi bir fırsat olabilir. Polonya genelde defansif ve kontra atağa dayalı bir futbol oynuyor. Desem de siz inanmayın. Hiçbir maçlarını izlemedim. Bana ne abi elalemin Polonyasından? Lewandovski var bak, o iyi adam. Bi de Sivassporlu Cindy. Pardon, Kamil Grosicki. Bence gruptan çıkamazlar.



RUSYA
Rus futbolu adım adım ileri gidiyor. Euro 2012'de "Her Şey Dahil" sistemi olduğunu duyan Ruslar da katılmadan edememişler. Rusya iyi top oynuyor Yalçıncım. Etkili oyuncuları var. Ama etkisiz oyuncuları da var. Mesela 3. kalecileri Anton Shunin. Turnuva boyunca en ufak bir katkısı olursa, oyuna en ufak bir etkisi olursa buradan söz veriyorum, bu blogu kapatırım. Şerefsiz Shunin. Yattığın yerden para alıyorsun şerefsiz. Her neyse. Bence Rusya da gruptan çıkamaz.

ÇEK CUMHURİYETİ
Slovakya ile dostça ayrıldıktan sonra ara sıra mesajlaşan, ancak yine de geri dönmeyen Çek Cumhuriyeti, eski şaşalı günlerini mumla arıyor. Ahahah ulan ülkenin 19 senelik tarihi var, ne eski günü? Neyse, Jan Koller futbolu bıraktıktan sonra Çeklerde de Hakan Şükür tipi çağdaş forvet eksikliği doğdu tabi ki. Uzun boylu, pres yapan, ısıran, kemiren, havan toplarında etkili bir forvet sıkıntısı çekiyorlar. Ayrıca Nedved, Poborski filan. Bunlar önemli adamlardı. Yazık oldu. En etkili oyuncuları kalecileri Petr Cech, ki Nihat da 2008'de ayarını kaydırdıydı onun. Bence Çek Cumhuriyeti gruptan çıkamaz.

YUNANİSTAN
Baklavamızı, kahvemizi, horonumuzu sahiplenen hain Yunanlar şimdi de futbolumuzu sahiplenmiş durumdalar. En önemli eksikleri Fedon ve Nilgün Belgün. Otto Rehagel döneminde Avrupa Şampiyonu olarak otoriteleri hayrete düşüren Yunanistan bu sefer sürpriz yapamayacak gibi gözüküyor. Ayrıca şaşıran otorite de pek acayip. Madem otoritesin niye şaşırıyorsun amk? Bu işlere hakim olman lazım senin babuş. Mesela ben Hıncal Uluç'un 40 senedir hiç şaşırdığını görmedim. Ne olursa olsun "Ben demiştim." diyor adam. Helal olsun. Dünya futboluna böyle otoriteler lazım.. Bence Yunanistan gruptan çıkamaz.

A grubu böylelikle bitmiş oldu. Özetle bu gruptan hiçbir takımın çıkabileceğine inanmıyorum. Hepsi grupta kalacaklar. Unutulmuş, örselenmiş, gurur çiğnenmiş, mağrur... Beter olsunlar.

4 Haziran 2012 Pazartesi

Kapitalizmin Babası

Kapitalizm Beni Esir Etti Hacılar...

-Wikipediadan okumadan kopyalayıp yapıştırdığım bölüm-

Ekonomik düşüncedeki "klasik" gelenek Britanya'da 18. yüzyıl sonunda ortaya çıkmıştır. Adam Smith, David Ricardo ve John Stuart Mill gibi klasik politik ekonomistler kapitalist ekonomide üretim, dağılım ve malların değişimi gibi konuların analinizi yaparak yayımlamışlardır ve bu çalışmalar günümüzdeki çoğu iktisadi çalışmanın da halen temelini oluşturmaktadır.

Alman sosyolog Max Weber, kapitalizmin tanımlayıcı niteliklerinin anlaşılmasında büyük bir etki yaratmıştır. Weber`e göre piyasa değişimi, üretime göre kapitalizmin daha belirleyici bir özelliğidir. Kapitalist girişimler, önceki ekonomik sistemlerdeki faaliyetlerin aksine üretimi rasyonelleştirmişler, bu da verimlilikve üretkenliğin en üst seviyeye çıkarılması isteğidir. Weber, henüz kapitalist ekonomiye geçilmediği zamandaki çalışanların, loncadaki usta ile çırak gibi, kişisel ilişkilere dayanan çalışmayı anladıklarını söyler.

-Wikipediadan okumadan kopyalayıp yapıştırdığım bölüm-

Buna ek olarak Alman ekonomist Wolfgang Goebbls Paranın Kökü* isimli kitabında “Kapitalizmin ‘gerçek’ anlamda kurucusu olmamakla birlikte Sanayi Devrimi ile birlikte yaygınlaşmış olduğunu bilmekteyiz.” demiştir. Lakin zalım sistem kapitalizmin kurucusunu aslında hepimiz çok yakından tanıyoruz. O babacan gülümsemesi, etrafındaki insanlarla iyi geçinmesi ve örnek din adamlığıyla herkesin takdirini kazansa da asıl ünlü olmasını sağlayan hazır cevaplılığı. Evet, doğru tahmin ettiniz. Kapitalizmin kurucusu Nasreddin Hoca’dır.

Şimdi bu da nereden çıktı diyeceksiniz. Size direk ilk örneğimle karşılık veriyorum. Nasreddin Hoca pazardan dönüşte çocuğun tekine düdük alıyor, geri kalanlara almıyor. Ve sonra belki de hepimizin ağzına yapışmış olan şu cümleyi söylüyor: “Ee parayı veren düdüğü çalar.” Bunu duyan köy çocukları kendi kendilerine düşünüyorlar: “Derhal zengin olup bütün düdükleri satın almalı, fakirin fukaranın hakkından gelmeliyim.”. Böylelikle kapitalist bir sistemin ilk tohumları atılmış oluyor.

İkinci örneğimize geçelim. Hoca Akşehir Gölü’ne maya çalıyor. Bunu gören köylü de yaklaşıp “Hocam ne yapıyorsun?” diyor. Hoca “Göle maya çalıyorum.” diyor. Köylü de “Aman hocam, hiç koskoca göl maya tutar mı?” diyor, Hoca da yapıştırıyor cevabı: “Ya tutarsa?”. Seneler sonra Gülşen “Ya Tutarsa” diye bir şarkı yapıp klibinde dans edemiyor. Ama konumuz bu değil. Şimdi şunu düşünelim: Hoca neden göle maya çalıyor? Çünkü dostlarım, Hoca’nın niyeti dünyanın ilk yoğurt fabrikasını kurmak. Oradan pazarın tek hakimi olup ihracat işine girmek ve Afrika’daki az gelişmiş ülkelere yoğurt fabrikaları kurup ucuz iş gücünden faydalanmak ve dünya devi olmak. “Ya tutarsa?” sözünün altında da “Tutarsa paranın gözüne vururuz oğlum.” mesajının gizli olduğunu söylememe gerek bile olmadığını düşünüyorum.

Üçüncü örnek; Nasreddin Hoca bir ağacın tepesine çıkıyor. Başlıyor bindiği dalı kesmeye. Köylünün biri de çıkıp “Aman hocam insan hiç bindiği dalı keser mi?” diyor. Hoca da yapıştırıyor cevabı: “Ya tutarsa?” Nasreddin Hoca’nın bu cevabı karşısında afallayan köylü doğru Marx Hoca’nın dergahına gidip “Nasreddin Hoca bindiği dalı kesiyo Marx hocam. Bu arada bıyık çok şekil olmuş.” diyor. Marx Hoca da bıyığıyla bir müddet oynadıktan sonra “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser.” diyor. Köylü aydınlanmış bir şekilde evine dönerken Nasreddin Hoca ormanlık arazilerdeki keşfine devam ediyor. Görüldüğü üzere Nasreddin Hoca burada da kapitalizm kokan hareketler içinde.

Dördüncü örneğimizde Nasreddin Hoca komşusundan kazan ödünç alıyor. Maksadı kazanın ölçülerini alıp malzemesini inceleyerek nasıl üretildiğini anlamak ve seri kazan imalatına geçmek. Hatta aynı kazanın bir boy ufağından bile üretip komşusuna götürüyor. “Senin kazan doğurdu.” diyor. Amacı kazan kullanıcısının bu daha küçük kazandan memnun kalıp kalmayacağını öğrenmek. Komşusunun beğendiğini görünce de kazan üzerindeki çalışmalarını gizlice yürütmek adına tekrar istiyor. Ve bir daha geri vermiyor. Amacı kendi ürettiği son model kazanlardan satmak. “Senin kazan öldü.” diyor komşusuna. Komşusu da “Aman hocam, kazan hiç ölür mü?” diyince Hoca yapıştırıyor cevabı: “Ya tutarsa?” Zaten “Aman hocam hiç x y olur mu?” diye soran köylü bir müddet sonra köyden kovuluyor. Yani bütün o olaylardaki köylü tek bir köylü. Nasreddin Hoca da aslında hazır cevap değil, her şeye “Ya tutarsa?” diyor.

İşte olayı belgelerle açıkladım beyler. Bence artık dünya ekonomisinin rotası değişmeli bu belgeli kanıtlardan sonra. Bildiğimiz her şeyi unutmalıyız.

*Wolfgang Goebbls diye bir yazar ve Paranın Kökü diye bir kitap yoktur.
Hoca da durur mu. Durmamış işte... 

29 Mayıs 2012 Salı

Paris İzlenimlerim - 1

Aşk-ı Memnu Behlül'ün Odasındaki Poster diye aratınca çiken Eyfel Kulesi resmi

Bundan tam bir hafta önce evde yine afedersiniz ama camış gibi yatarken telefonum çaldı. Arayan gazetemizin spor müdürüydü. Camış gibi yattığım belli olmasın diye direkt balkona çıktım. Şansıma hava rüzgarlıydı. Böylelikle telefona rüzgar sesi gelecek ve sanki dışardaymışım da çok önemli işler kovalıyormuşum imajı verebilecektim. Müdürüm derhal Paris'e gideceğimi, uçak biletlerimin, otelimin, vizemin falan her şeyimin hazır olduğunu söyleyince hayatında İkitelli'den batıya gitmemiş olan bendeniz sevinçten ne yapacağımı bilemedim ve o saatten sonra müdürü de pek sallamadım açıkçası. Tek hatırladığım bir şeylerin nabzını tutmam gerektiği idi.

Sorunsuz bir uçak yolculuğunun ardından Paris'e vardım.Konusu açılmışken söyleyeyim, gerçekten çok konforlu bir taşıt. Üstelik ÖzDoğanca Turizm'in jöleli ergen muavinleri yerine mis gibi hostesler var ve istediğin kadar su getiriyorlar. Uçağı herkese tavsiye ediyorum. Bence yüzyılın icadı.

Fransız Halkının sevgilisi olmuştum...
Her neyse Paris'e vardım, otele eşyalarımı yerleştirdim. Otelin yarım pansiyon olması az da olsa canımı sıktı. Ancak burada her şey dahil olayı yokmuş galiba. Cennet vatanım bir kez daha farkını göstermişti. Otel keşfim bittikten sonra soluğu Paris Devlet Hastanesi'nde aldım. Tansiyon ve şeker hastası babaanne sahibi biri olarak nabız, tansiyon, şeker ölçme işlemlerine oldukça hakimdim. Paris Devlet Hastanesi'nin sevgilisi oldum. Claire Hemşire beni çok sevmişti. Beni oğlu gibi görüyordu. Bir iki hafta sonra enjeksiyon yapmayı da öğretecekti ki spor müdürümüz aradı. "Serdar, oğlum ne oldu bizim iş? Hiç arayıp sormuyorsun?" "Müdürüm, çok alıştım buraya valla zaten ara eleman sıkıntısı çekiyorlarmış. Elin Michelle'i, Amelie'si sanatçı olacam, bohem olacam diye iyice serseriliğe vurmuşlar işi. Meslek sahibi oldum sayenizde sağ olun." dedim, "OĞLUM NE DİYORSUN SEN? ROLAND GARROS YAZISI BEKLİYORUZ BİZ BURADA!" diye bağırdı. O an anladım ki spor müdürüm benden Roland Garros'un nabzını tutmamı istemişti. Hemen istifamı verip merkez korta doğru yol aldım.

Nihayet akreditasyon bölgesine girdim. Dünyanın dört bir yanından spor muhabirleri vardı. Lise Hazırlık'tan beri beklediğim İngilizce'mi ilerletme fırsatı elime geçmişti. Bütün muhabirlere "Hi, I'm Serdar. I'm 24 years old." dedim. Beni pek sallamadılar. O esnada maçını bitirip koridordan geçmekte olan Roger Federer'i gördüm. "Roce, Roce, bir sorumuz olacak. Roce, Roce.." dedim. Bana dönüp "Ne Roce'si lan RACIR RACIR! Sırf şunu size öğretebilmek için Türkçe öğrendim. Yeter.." dedi. "Bir sorumuz olacak Racır, çok kısa hemen." dememle birlikte tavladım. "Evet, üç puanı aldın, neler düşünüyorsun?" dedim. "Valla önemli olan benim ace yapmam değil, takımımın kazanmasıydı. Biliyorsunuz şike süreci yüzünden zor günler yaşıyoruz. Bu galibiyet de tüm Alp Yiğitleri'ne benden armağan olsun. Ne mutlu İsviçreliyim diyene!" diyerek yanımdan ayrıldı. Neye uğradığımı anlayamamıştım... (DEVAM EDECEK)

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Teyze'ye Açık Mektup

2. sınıfta aynı otobüse bindiğim ve 16 yerine 19 numaralı otobüse bindiği için çamlıca yerine osmangazi üniversitesi mühendislik fakültesine gelen teyze. sen bu okulda benim başıma gelen en ilginç şeydin. kim bilir ne fantastik bi insandın, ama ayak üstü konuşabildik işte. bilmiyorum, belki de hala bir otobüsün içinde çamlıca'ya ulaşmaya çalışıyorsundur. belki de benim kağıt param döne dolaşa senin sutyenine girmiştir. olamaz mı? olabilir.

işte mehmet günsür ile olan farkımız da bu zaten canım teyzecim. onun hayatında aşk tesadüfleri seviyor. benim hayatımda ise sadece teyze tesadüfleri seviyor. hem o meslek olarak oyunculuğu seçti, ya ben?

ayrıca doktor veya öğretmen olacak olsaydım hemen beni bir torununa yamamaya çalışırdın, ama mühendis olunca hiç ilgi göstermedin di mi teyze? sen sanayiden, endüstriden ne anlarsın teyze? varsa yoksa "şuram ağrıye." veya "öğretmenlik iyi meslek, yazın tatili var.".

neyse teyze. uzun lafın kısası, seni hayatım boyunca unutmayacağım. sen beni çoktan unuttun ama, ben senin gibi zalım değilim teyze.


24 Mayıs 2012 Perşembe

Motosiklet Günlükleri - 1

Dostum motosiklet demişsin ama bu chopper... 
Orhan'la daha önce kararlaştırdığımız üzere pazar sabahı buluştuk. Her şey planlandığımız gibi görünüyordu; fakat aniden başlayan yağmur biraz keyifleri kaçırmıştı. Hatta Orhan "Hacı boşver, haftaya gideriz yea." dedi. Ama ben oldukça kararlıydım. Gerçek bir motosiklet tutkunu asla yolundan dönmemeliydi. Nihayetinde yola çıktık.

Yüzümüze vuran hava ve yağmur damlaları... Altımızdan akıp giden yol... Kulağa ninni gibi gelen motor sesleri... Ve benim bunları düşünürken kafamda kurduğum birbirinden kötü devrik cümleler... Hepsi bana yaşadığımı hissettiriyordu. Kafamda bu düşünceler varken birden bire daha dünyevi dertler aklıma geldi ve "Hasstr lan telefonu unuttuk galiba." diye düşünerek iki elimle ceplerimi yokladım. Az kalsın motordan düşüyordum. Telefonu unutmamıştım. Daha sonra tekrar "Amanın motorculuk ne kadar da süper.." temalı düşüncelere daldım.

Yaklaşık 150 km yol yaptıktan sonra bir köy çeşmesine rastlayıp durduk. Kaskımın içi adeta eşek ölüsü gibi kokuyordu, yüzümü ve saçlarımı yıkasam hiç de fena olmayacaktı. Ayrıca da biz motorcular köy çeşmesi gördük mü dayanamaz dururduk. Adam oraya iki fatiha okunsun diye hayrat yapmıştı, ama biz serserilik peşinde koşarken mola verip ihtiyacımızı görmüştük. Kadim dostum Orhan "Keşke mangal alsaydık, bak çeşme de var ne güzel.." dedi. Orhan ne kadar motorcu da olsa içindeki piknikçi ruhu asla öldürmemişti.

Bir 50-60 km daha yol yaparak ilk durağımız olan Sarırencır Köyü'ne gelmiştik. Köy halkı çok misafirperverdi, demek isterdim. Açıkçası ortada bir halk göremiyorduk. Köy meydanına çıktık. On çocuk, beşerli iki takıma ayrılmak suretiyle maç yapıyorlardı. İçimdeki mahalle abisine engel olamayarak "Huoop at bakim gülüm!" diyerek el ettim. Atmadılar. Ancak daha sonra top benim olduğum tarafa kendiliğinden geldi. Kesme bir vuruş yapayım derken topa yanlışlıkla çok sert vurarak topu bayağı bir uzağa yolladım. Bizi dövmek üzere koşmaya başladılar ancak benim 250cc'lik bebeğimle kapışamayacakları aşikardı. (DEVAM EDECEK)



Sarırencır Köyü kadınlarının geleneksel kıyafeti

22 Mayıs 2012 Salı

Zafer

Tam otomatik yatağım dikey pozisyona geldi ve beni uyandırdı. Daha sonra tam otomatik yüz yıkama, diş fırçalama ve kahvaltı mekanizması devreye girdi. Hareketli klozet sayesinde tuvalet ihtiyacımı da giderip, yine tam otomatik üst-baş giydirme mekanizması ile okula hazır hale geldim. Dışarı çıktım, yürüyen banda binip biraz ilerledikten sonra indim. Asansöre binip belediye jeti durağına çıktım. Biraz bekledim. Biraz sonra jet geldi ve durağa yanaştı. Herkes bir an önce binmek istiyordu, fiziksel avantajımı kullanarak jete en önce ben bindim ve ESRETİNA cihazına gözlerimi dayadım. DIT DIT sesini duydum ve arkaya ilerledim. Benden sonra binen kız gözlerini cihaza dayadı, fakat mekanik bir ses “Krediniz yetersiz.” dedi. Kız “Fazla ESRETİNAsı olan var mıı?” dedi. Arkasında duran ve çağın modasına ayak uydurmak adına alüminyum folyodan yapılmış bir şapka takan çocuk hemen gözlerini dayadı cihaza. Bir sefer de kendisi için dayadı. Kız gelir çipinden çocuğun çipine para transferi yapmak için giriş izni istedi, fakat çocuk bunu kabul etmedi. Robot Kaptan “Sayın yolcularımız lütfen arkaya ilerleyelim, yardımcı olalım.” dedi. Bu nasıl 2210’du böyle? 23. Yüzyıl’da, Avrupa’nın sanat ve kültür başkenti Eskişehir’de yaşananlara aklım ermiyordu.

Her şey 200 sene önce, o orospu çocuğu ak sakallı bilge ile karşılaşmam ile başladı. Şerefsiz bilge yanıma usulca sokulup “Sen seçilmiş kişisin evlat, seni bu iksirle ölümsüz yapmalıyım. Sen de gelecek nesillere rehberlik etmelisin, çözüm senin elinde.” demişti. Ben “Bırak dayı ya, ne ölümsüzü ne nesli ne diyosun sen ya?” dedim. Şerefsiz ağzımın içine boca ediverdi bir anda bütün şişeyi. İksirin tadı çok kötüydü. O sinirle bilgenin ağzına elinde tutmakta olduğu sopayla vurdum. İki de tokat yapıştırdım. Sersemledi moruk. Koşarak uzaklaştı.

İlk başta her şey normal gibiydi. Hasta olan midem iyileşmişti, bir yerim kesilirse kanım hemen pıhtılaşıyordu. Biraz kilo verdim. Fakat 5-10 senelik periyotta ölümsüzlük iyiden iyiye kendini belli etmeye başlamıştı. Ben bu esnada normal hayatıma devam ediyordum. Bütün derslerden geçmiştim, ancak Teknik Resim 2 dersinden kalarak okulu tek dersten uzatmıştım. Bir sene daha aldım, yine kaldım. Bir sene daha aldım, yine kaldım. “Ulan, nasıl olsa ölümsüzüm, ne kaybım var?” diyerek tekrar tekrar aldım. İş o kadar inada bindi ki 200 sene geçti, ben hep kaldım. 3 sene de önceden kalmıştım, etti mi 203? 203 kez Teknik Resim 2’den kalmıştım. Öte yandan, hoca da ölmüyordu. Anlaşılan koduğumun iksirinden o da içmişti. Hala bilgisayara geçememiş, kağıt üzerine çizim ile teknik resim anlatmaya çalışıyordu. Kağıt kullanımdan kalkalı 50 sene olmuştu, dolayısıyla kağıt almak için antikacılara gitmek durumunda kalıyorduk.

Geçmişten bugüne her şey çok değişmişti, ancak ben ve Teknik Resim hocası dimdik ayaktaydık. Ve aramızdaki soğuk savaş da biteceğe benzemiyordu. Bu artık iyiyle kötünün, siyahla beyazın arasındaki gibi ezeli bir savaştı.

Bir gün BİM’e ekmek kapsülü almaya gittim. Kasaya geldiğimde torbaya erzaklarını koymaya çalışan ak sakallı bilgeyi gördüm. Yakasına yapıştığım gibi “Şerrreffsiiiz!” diye haykırdım ve zorla evime götürdüm. Lazer ışınlarıyla kendisini sandalyeye bağladım. Beni bu ölümsüzlükten kurtarmanın yolunu söylemesini söyledim. Bir çözümü olmadığını söyledi. Sakallarını kesmekle tehdit ettim, yine söylemedi. Ne zamanki elime traş köpüğünü alıp sakallarına sürmeye başladım. “Aman Serdar Abi, tamam tamam söylüyorum. Tek yapman gereken Teknik Resim 2’yi geçmek.” dedi. Böylelikle benim ve okulun üzerindeki lanet kalkacaktı.

Bunu duyduktan sonra hep teknik resim çalıştım. Zira savaşımız ezeli olsa da ebedi zafer benim olacaktı, hocanın tek yapabileceği benim zaferimi ertelemek olabilirdi. Çok çalışmamın sonucu olarak 204. alışımda bu dersi geçerek mezun oldum. Her ne kadar kağıt tedavülden kalktıysa da diplomanın ayrı bir manevi önemi olduğu için kağıda basılı verdiler. Ben de diplomayı rulo yapıp teknik resim hocasının götüne soktum. Hoca inleyerek süblimleşti. Bir anda okulun üzerindeki o kara bulutlu kasvetli hava dağıldı, boş arazilerde çimler ağaçlar yetişti, gökten kız yağdı ve saçı yağlı olan erkeklerin saçları temizlendi. Artık lanet kalkmıştı. Ben de bi 30-40 sene sonra öldüm.

Omuz


Doğadaki en büyük mücadele kuşkusuz beslenme için yapılmaktadır. Her hayvan bir şeyler yemek ve bir şeyler tarafından yenmemenin mücadelesini vermektedir. Bu durum besin zinciri tarafından güzel bir şekilde açıklanmıştır. Otu otçul yer, otçulu etçil yer. O etçili de başka bir etçil yer. Sonra leş yiyiciler onların ölülerini yer. Ayrıştırıcılar da onları azota ayrıştırır ve yeniden ot olur. Yani en azından o bizim hayatımıza girmeden önce böyle bir düzen vardı.

Öğle paydoslarında şirketteki arkadaşlarla geniş ürün yelpazeli bir restorana gidiyorduk. Böylelikle kadınlar çiftleşme mevsimlerinin geldiklerini belli edercesine salatalarını yerken “Param var.” diyen erkekler envayi çeşit kebabı midelerine indiriyorlardı. Benim tercihim ise pahada hafif, besin değerleri yüksek olan lahmacundan yanaydı. Barışçıl, huzur dolu bir ekiptik. Yemeğimizi yer, çaylarımızı içerken sohbetimizi eder, hesabı Alman usulü öder kalkardık.

Günler böyle geçmekteyken, bir gün insan kaynakları müdürü toplantıya yeni muhasebeci diye birini getirdi. Kız da artık bizim şirketin bir çalışanı olarak yemek yemeye bizle geliyordu, ilk başta fazla konuşmuyordu, ama bir iki günde açıldı. Erkek çalışanlar olarak ister istemez “Sevgilisi var mıdır ki lan? “ diye düşündük. Dişi çalışanlar ise kendilerini onla kıyaslayıp “Ben her türlü çakarım.” diye kendilerini tatmin ediyorlardı. Haftanın son günü olan cuma geldiğinde yeni gelen kız kendisinin bir “Hoşgeldim” gecesi organize ettiğini, hep birlikte bir şeyler içmeye gideceğimizi söyledi. 2-3 senedir bu şirkette çalışan biriydim ve ilk defa topluca içmeye gidilecekti. Açıkçası başta gitmeye niyetim yoktu, ancak arkadaşlarını önlük dışında bir kıyafetle görmemiş olan ilkokul çocuğu heyecanıyla oraya gittim. Kadınlar oldukça şıktı, erkekler de öyle. Tişörtle giden bir tek ben vardım. Daha sonra yeni gelen kız geldi, üzerinde tek omzu açık bir kıyafet vardı. Bana “Hoşgeldiiiin.” dedi, samimi olmamamıza rağmen beni öptü. Sonrasında yerimi gösterdi. Evet, hepimizin önceden ayarlanmış birer yeri vardı. Masaya sığmadığımız zaman ek masa talep eden, güzel müzik çıkınca ona eşlik etmemizi salık veren, siparişleri veren hep oydu. Geleli 5 gün olmuştu, ancak biz yeni gelmiş gibiydik. Ben mekana gireli 1-1,5 saat olmuştu. İçeri saçları üç numaraya vurdurmuş, genç kodaman diye adledebileceğimiz, bağrına kadar açık beyaz gömleği ve elinde bir takım zenginlik göstergesi objeler taşıyan bir adam geldi. Böyle yerlerde onlardan çok vardı, ama bu bizim masamıza yöneldi. Selam bile vermeden yeni gelen kıza “Gel gel.” yaptı. Yeni gelen kız yerinden kalktı ve elemanın koluna girip “Arkıdaşlar görüşürüüüüz.” deyip mekanı terk etti. Kendi için bir gece düzenleyen, o gecede her şeyi istediği gibi ayarlayan ve o gecede 2 saat oturup kalkan biriyle karşı karşıyaydık. Kız kendi düzenlediği geceyi en erken terk eden kişiydi. İşin kötüsü içtiklerinin parasını da vermediği için bize hesabı bize kaktırmıştı. Neyse ki yarım masa dolusu iyi sayılabilecek maaş alıp bekar olan erkek vardı, onlar sağolsun hesabı ödediler. İyi maaş alıp bekar olan erkek parasını iyi harcayamayan erkektir. Sırf kendini tatmin etmek için yediği yemeğin parasının iki katını bahşiş olarak verebilir.

Günler geçiyor, yeni gelen kız bizden biri olmak şöyle dursun, bizim ondan biri olmamızı sağlıyordu. Bizi her gün farklı bir restorana götürüyor, her hafta sonu içmeli organizasyon ayarlıyordu. Bu içmeli organizasyonlar boyunca sağ omzu açık kıyafetler giyiyordu ve buluşma saatinden bir iki saat sonra gömlekli gelip onu alıyordu. Yeni gelen (a.k.a omzu açık) ile tanışalı neredeyse bir sene oluyordu, iş yeri dışında onu omzu kapalı gören yoktu, gömleklinin adını da öğrenememiştik.

Yeni gelen kız artık bizi piyonları gibi kontrol ediyor, istediği yere götürüyor, istediği şeyi yedirtiyor, istediği şeyi yaptırıyordu. Biz de hiçbir şeyi sorgulamadan onun götürdüğü yere gidiyorduk. Bu arada dikkatimi yeni yeni bir şey çekmişti, yeni gelen kız her içmeli organizasyonda hesabı bize kitliyordu, her yemek yeme aktivitesinde ise hiçbir şey sipariş etmeyip bizlere “Aa, bakayım ne yiyorsun?” diye yaklaşıp her yemekten otlanıyordu. Zaman geçtikçe ve biz ses çıkarmadıkça bu işin suyu çıktı. Ben sipariş ettiğim üç lahmacunumdan birini, 1,5 iskender yiyen biri 0,5 porsiyonunu, salata yiyen kızlar salatalarının üçte birini yeni gelen kıza omuz vergisi olarak veriyorduk. O bize omzunu açıyordu, biz ona gıda veriyorduk. Bizim besin zincirimizde otçul ot yerken yeni gelen kız ona yaklaşıp “Aa ne yiyosun?” diyor ve otundan biraz yiyordu. Daha sonra onu yiyen etçile “Aa ne yiyosun?” diyip otçulun bir bacağını kapıp koşarak uzaklaşıyordu. Etçil yiyen etçile de aynı şekilde yaklaşıyordu. Ayrıştırıcı bakterilere “Aa bakayım ne ayrıştırıyorsun?” diyip leşin üçte birini yiyordu. Hatta ayrışmadan sonra ortaya çıkan azotu özümseyen bitkilere de aynı şekilde gidip “Aa, bakayım ne özümsüyorsun?” diyip azotun üçte birini bünyesine alıyordu. Bütün besinlerin üçte birini yedikten sonra besin zincirine beyaz gömlekli dahil oluyor, yeni gelen kızı alıp uzaklaşıyordu. Yeni ekosistemimiz bunu gerektiriyordu ve biz ses çıkartmıyorduk.

Bir gün iş yerinde kahve makinasında sıra beklerken omzu açık beni yakaladı. “Hafta sonu pikniğe gidiceeez.” dedi. İçimden herkesin bol bol yiyecek getirmesi gerektiğini, omuz vergisini verdikten sonra da karnımızı doyurmamız gerektiğini düşündüm. Ayrıca normalde gıdada seçici davranan piknik yeri köpeklerini de zorlu bir hafta sonu bekliyordu, zira omzu açık köpeklerin hakkının da üçte birini alacaktı. Ben bunları aklımdan geçirirken ortamda derin bir sessizlik olduğunu fark ederek “Gömlekli de gelecek mi?” dedim. “Hangi gömlekli ya?” dedi. “Hani seni şu almaya gelen.” dedim, “Hangisini diyorsun ki ya?” dedi. O an anladım dostlarım. Omzu açık, ya da yeni gelen kızı almaya gelen gömlekliler farklı insanlardı. Hatta daha sonra Mobese kayıtları incelendiğinde aynı gömleklinin yeni geleni iki kez üst üste aldığı bile çok nadir görülmüştü.

Pikniğe gittik, geldik. Omzu açık piknikte bile omzunu açmıştı. Bir sivrisineği omzunu sokarken gördü ve “Aa bakayım ne emiyorsun?” diyerek sineğin emdiği kanın üçte birini içti.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Blog Açılışı

Eski blogumu bazı sebeplerden ötürü kapatmak durumunda kalmıştım. Lakin pek çok okurdan gelen fax ve maillere kayıtsız kalamayarak yeniden açmaya karar verdim. Doğrusunu söylemek gerekirse toplam iki mail gelmişti. Demek benim tekrar açasım varmış. Okuyucuya çok da mal etmemek gerek.

Neyse efendim, blogumuzun açılışı bir hayli renkli geçti. Bir sürü çelenk göndermişler. Bence çelenk çok saçma lan. O çelenklerin parasını bana verseler ben onla 10-15 paket daha fazla toz içecek alır, müşteriyi limonataya boğardım. Ama onlar bana süs bitkisi yollamayı tercih ettiler. Sağlık olsun.

Alta da açılışımızdan bir kare koydum. Blogumuz zengin çeşidi ve kalitesiyle hizmetinizde. Bekleriz.